14 01 2012

olaylarolaylar

bir dönem sigarayı bırakır bırakır tekrar başlardım. böyle bir ay, bazen iki ay filan içmezdim hiç. sonra tekrar başlardım. neden bırakıp neden başladığımı bilmiyorum; belki irademi test etmek için belki de murphy'i haklı çıkarmak için. çünkü ne zaman bıraksam, akabinde can sıkıcı süreçler içine giriyordum, "hay sikicem ama yaa!" diyerek bozuk atıyor, bir yandan da sigara içmeye başlıyordum tekrar.
geçenlerde bilgisayardan biraz daha uzak kalmak istediğimden bahsetmiştim, belki bir takıntı haline gelmişti bu konu. bilgisayar başında fazla zaman geçirdiğimi düşünüyordum, çalışırken zaten bilgisayar başındaydım, evde de bilgisayar başında vakit öldürüyor olmaktan yakınıyordum. artı üzerime bir üşengeçlik çökmüştü ya hani, aslında onun sebebi başka.
her neyse, tam da bu bilgisayar- internet konusunu düşünüyordum ki, murphy yine çıktı ortaya. iki haftaya yakın süredir sürekli bilgisayar başında, sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda kaldım sağolsun. sabah işe git, gece eve gel, at kendini yatağa, uyan, tekrar, hobaaa
uzun zamandır haber alamadığım murphy yine ortaya çıkıp sevindirdi(!) beni. sıkıyorsa karşıma çıksın, alayım boyunun ölçüsünü?
neyse, bunu geçelim.
çeşitli rahatsızlıklarım olduğu doğrudur, evet. basitinden başlayacağım.
aslında bilgisayar veya internet, veya teknoloji, bu türden şeylerin hayatımızı nasıl değiştirdiğini binlerce kere işlemiştir insanoğlu. ben şu an bundan bahsetmeyeceğim, sadece gözlemlediğim bazı farklılıklar var, onlardan bahsedeceğim.
takıntı haline gelmiş bazı şeyler var, misal "haber alma özgürlüğü"
evet bu iyi, güzel bir şey. haber alabildiğimiz, bildiğimiz şeyler bizim için sıradan değil, değerli ve önemli şeyler. evet bazen haber alma özgürlüğümüzün olmadığını düşünüyorum ama buna iki yönlü bakmak istiyorum;
haber çeşitliliği ve sıklığıyla haberin insana ulaşma süresi arasında bir bağlantı var. çok sık eve çeşitli şekilde haber alabilmemiz mümkün, hem de anında. evet bazen gazetelerde ya da televizyonlarda görmediğimiz bir şeyi internette görme şansımız var.
peki ya reaksiyonlar? ne tür reaksiyonlara sahibiz?
internetin bu kadar etkin olmadığı dönemlerde haber almanın niteliği oldukça yavaş ve zayıftı. 20. yüzyılın ortalarında sadece gazeteler ve radyolar, son çeyreğinde tek kanallı da olsa televizyon, haberin ve haber almanın niteliğini bir miktar değiştirdi. bu değişim oldukça yavaş gelişmiş olsa da, çeşitli yan faktörlerle desteklendi. uydu sistemleri, el altından ya da sokaklarda dağıtılan gazeteler, kişisel radyolar, fanzinler, dergiler vs. derken basın ve televizyon tam anlamıyla bir "mecra" haline geldi. şimdi basın can çekişiyor çünkü aynısının "daha iyisi" internette var, hem de çok çeşitli ve hızlı.
televizyonun da kaderi buna benzeyecek, "gelişmiş" ülkelerin "gelişmiş" kısımlarında televizyona olan rağbet, bu ülkelerin "gelişmemiş" kısımları ve "gelişmemiş" ülkelerdeki rağbete oranla çok daha düşük. neden? çünkü internet var. istediğini izliyorsun, istediğini izlemiyorsun. bir programa ya da akışa bağımlı değilsin, sen ne istersen o.
gazeteler internete taşındı, insanlar da öyle. hangimiz evimize gazete alıyoruz?
radyolar da internete taşındı, artık radyoyla ilgili teknik bilgi sahibi olmadan da "radyo" yayını yapabilirsiniz. ister tek başına, ister arkadaşlarınızla ya da ufak bir organizasyon dahilinde...
hangimiz radyo dinliyoruz?
eskiden, derslerimizi sevdiğimiz program çıkmadan önce bitirir, sobanın önüne uzanır, ışıkları kapatırdık. trt'de melon şapka vardı misal, güzel programdı. hoş şiirler, hoş şarkılar eşliğinde uyuyakalana kadar dinlerdik. ben radyoyu arayıp "firuze"yi isterdim, ablam sever, dinler diye. ya da roxette çalmaya başladığında koşa koşa ablamı arardım, gelsin dinlesin, sever diye.
peki ben şimdi radyo dinliyor muyum? hayır. çalışmaya ara verdiğimde, sigara içtiğimiz odada sürekli açık olan bir radyo var, orada da eksen çalıyor sürekli. belki o zaman bir beş-on dakika kadar dinliyorum ama evde ya da ofiste dinlediğim müzikten pek bir farkı yok zaten.
gazete alıyor muyum peki? hayır. ama annem hala alıyor.
televizyon da izlemiyorum....
peki haber almanın niteliği insanların reaksiyonlarında nasıl bir değişim yarattı?
genellikle hızlı reaksiyon gösteriyoruz. bazı şeyleri hızlı yorumluyoruz. belki de buna zorunluyuz çünkü neyi nasıl kabul edeceğimizden tam olarak emin değiliz. çünkü çok fazla çeşit var, çok fazla erişim var, çok kafadan çok ses çıkıyor ve hangisine itimat edeceğimizden emin değiliz. artı teknoloji bu, çok kolay hile yapabiliyorsun. birgün bir gazetenin sitesini ele geçirsen, ne eğlence çıkarırdın değil mi? ben olsam çıkarırdım.
bu hızlı reaksiyon, özellikle somut olarak yapabileceğimiz bir şey olmadığı zamanlarda fazlasıyla karşılaştığımız bir şey. öncelikle bir örnek vereyim, Van depreminde verdiğimiz reaksiyonlar buna dahil değil. oradaki tepki, yardımlaşma, haberleşme ciddi anlamda iyiydi ve aslında internetin temelinde yer alan "haberleşme"ye uygun düzeydeydi. bunu suistimal eden insanlar yok muydu peki? belki siz karşılaşmadınız ama ben bakındım, karşılaştım, bunu suistimal eden çok insan vardı ve birçoğu ne yaptığını bilmiyor, ne yaptığını görenler ise bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.
suistimal.
haber alma özgürlüğü kadar haberleşme özgürlüğü de önemli. haberleşme, organize olunduğu zaman en doğru şekilde gerçekleşir.
Van depreminde yaptıklarımızı yapamayacağımız durumlar oluyor. örneğin geçenlerde şununla karşılaştım; evet ben de merak ettim, bunun bir haber değeri yok mu?
bu konu twitter'da, sözlüklerde, facebook'ta ne kadar konuşuldu, tartışıldı? sempatizanlık veya değil, farketmez, şöyle bir bak yeter... bence haber değeri vardı ama yine tahmin ediyorum ki şöyle olacaktı:
haber twitter'da, sözlüklerde, haber sitelerinde ve facebook'ta  vb. yerlerde yayılacaktı, top trend olacaktı, bir sürü like alacaktı, onlarca yüzlerce entry, yorum yapılacaktı,
ve öylece kalacaktı.
değişen ne olacaktı? haberi aldık, düşündük, belki yorum yaptık ya da insanları ateşledik, beğendik, hoşumuza gitmedi, canımız sıkıldı, ya da bir şey ifade etmedi...
yine buna örnek olmayacak bir örnek vereyim:
22 ağustos 2011 tarihinde devreye girecek olan o "filtre"den bahsedildiğinde, buna karşı çıkan insanlar nasıl organize oldular? yüzlerce insan taksim meydanına tesadüfen mi geldi? hayır. zaman vardı ve birçok şey ince elenip sık dokunmuştu. o yürüyüş, o eylem ciddi anlamda başarılıydı. belki hala engellenmiş içerik vardır ancak filtre henüz yok.
bu konuda kararsızlıktan çok, pek de haz etmediğim ama kullanmaktan da geri kalmadığım bir şeyi, interneti savunuyordum ben de. çünkü internet haberleşmenin bir parçası bana göre.
hayatın içine fazla girmemesi gereken, benzeri diğer şeyleri öldürmemesi gereken bir şey.
ama aynı zamanda kısıtlanmaması da gerekiyor.
fakat şöyle de bir şey var ki, internetin yasaları, günümüz yasalarından çok farklı işliyor.
hem yasaları koyanlar, hem de bizim tarafımızdan bakıldığında, arada çok büyük uçurumlar var.

önceden halk evleri, öğrenci birlikleri vardı mesela. bir haber alındıysa organize olunur, harekete geçilirdi. herkes konuşur, fikir alışverişi yapılır, gelenler gelir, aynı fikirde olmayanlar kalmaz, onlar da gelirdi. şimdi böyle bir şeyin olması çok zor çünkü kimse "aynı fikir"de değil. herkes farklı düşünüyor, herkes sadece kendisine ait olan bu alanda, kendi düdüğünü öttürüyor. beğenmekte ya da karşı çıkmakta bir şey yok ama kendi fikrini ifade etme noktasına geldiğinde; beğendiğin ya da karşı çıktığın şeyin aynısını söylüyor olmak, biraz "kirlilik" yaratmıyor mu sizce de?
ya da bazı şeyleri bu yoldan yaşamak, duyguları öldürmüyor mu? artık insanlar mesajla ilişki bitiriyor, internete girip "google"da
-güzel cümleler
diye aratıp facebook'ta paylaşıyor, binlerce kere karşılaştığın şarkı haydi yallah bir daha,
ya da birinin-birilerini eurovision'a gönderilecek olması haber olduğunda her bilgisayarda o biri-birileri çalmıyor mu? tamam her bilgisayarda çalmıyordur ama büyük kısmında?
kavgalar telefonlarda, maillerde yapılıyor, klavyeler tıkır tıkır çalışıyorsa? msn'de insanlar gülerken salndalyeden kaydfıyorlarsa?
bir şeye sahip olduğumuzu, onu bildiğimizi, dinlediğimizi, anladığımızı, benimsediğimizi göstermek için ne kadar meraklıyız, bu nasıl bir egonun ürünüdür?
açıkçası ben bundan rahatsızım. bunu hissettiğim, farkettiğim anda kendime "dur" dedim.
bir zamanlar öldürmek için çabaladığım ve başardığım (başardığımı düşünüyorum evet) egomun gizli gizli tekrar hortlamaya başladığını hissettim. bunu burada anlatmak yerine bilmemkaç takipçim olan başka bir sitede anlatabilirdim, bu kadar uzun yazıyı bir iki kişi dışında hiiiçkimse okumazdı ama. yaaa.
artı burada bahsettiğim çok çok farklı bir şey, oradaki formata uygun değil. bilmiyorum belki sadece test etmek için yayınlayabilirim. ortalarına sonlarına bir yerlere de "okuduğunuz için teşekkür ederim, okumayanların da amına koyayım!" diye not da düşebilirim.
işte böyle ikiyüzlü, böyle çok çeşitli, böyle olmadığımız insanlar haline geldiğimiz, geleceğimiz, bizi zorlayan bir yer internet. kullanım amacı vs. hepsini çoktan geçtim çünkü artık bir amacı olmadığını görmek mümkün.
belki yarın öbür gün büyük hadron çarpıştırıcısı tekrar çalışsa, bu olayla ilgili haberleri ve atraksiyonları izleyebileceğim tek yer internet olacaktı evet. televizyonda, uydu kanallarını şöyle bir karıştırsam belki birkaç kanalda da yayınlandığını görecektim ama bu bir tercih meselesi, aynı zamanda internette başka sitelerden de bilgi alıp ne olduğunu-olacağını anlayabilmek için televizyon başına geçmeyecektim.
ama aynı zamanda şöyle bir şey var; insanlar bunu binlerce kere "paylaştılar" ama olsun;
görselini filan bulamadım ama özetle şöyle bir şeydi:
"fotoğrafçı değilsin, yazar değilsin, şair değilsin, ressam değilsin, sadece internet bağlantısına sahipsin"
bazı şeylerin kişisel kalması gerektiğini bilemediğimiz için mi böyle yapıyoruz yoksa egomuz her şeyin önüne mi geçiyor? nedir bu telaş?
hah bak şöyle bir şey var görselini filan şeyettirebileceğim:


belki bu belli bir kesime hitap ediyor ama olsun, bunu farklı kesimlere uyarlayıp öyle de yorumlayabiliriz.
ayrıca umut sarıkaya bu karikatürü çizdikten sonra sözlüğe ilk yazan bendim mesela. nasıl? süper değil mi? evet.
tamam insanlar duygularını ifade etmek isterler, bunu yapabildikleri sürece yapmaya devam edeceklerdir, öyle ya da böyle. ama bu kadar ifade yoğunluğu, bu kadar çok şey, nasıl büyük bir çöplük yaratıyor, kimse farkında değil mi?
ilk bilgisayar koca bir salon büyüklüğündeydi ve şu an normal bir bilgisayarın 0,0001 saniyede yaptığı işlemi birkaç saatte yapabiliyordu. şimdi aynı salonu kaplayan sunucular, harddiskler var. hepsinin içinde insanların yazışmaları, şarkıları, filmleri, paylaştığı ettiği şeyler var. bütün dünya istediği anda istediği yerden ulaşabiliyor hepsine.
burada "özgürlük" temasından ve az önce yarım bıraktığım "yasa"lardan bahsetmek istiyorum.
birkaç ay önce, medya ve iletişim okuyan bir arkadaşım ödev konusu olarak internetteki özgürlük temasıyla ilgili bir şeyler araştırıyordu. o sıralarda karşılaştığımız bir kitap vardı; richard dawkins'in yazdığı "the god delusion" adlı kitaba atıf yaparcasına "the net delusion" adını almıştı ve evgeny morozov tarafından yazılmıştı. kanımca başlık çok başarılıydı, internet dediğimiz sadece bir yanılsamadan ibaretti ki "we are eternal all this pain is an illusion" mottosunu benimsemiş olan insanlar bunu zaten biliyorlardı. ama ya bunun farkında olmayan insanlar? sosyal, sosyo-ekonomik ve psikolojik hayatlarındaki değişimi farketmeyen insanlar? daha önce bu noktayı belirttiğim
"ben hiçbir şey bilmiyorum" başlıklı yazımda da bol bol örneğini verdim, internetin insanın davranışlarında, yaklaşımlarında ve anlayış tarzında nasıl bir rol oynadığını.
peki ya genel-geçer ve kalıcı kuralların belirlediği davranış biçimlerimizin nasıl değiştiğinin farkında mıyız? yani yasalar, kanunlar.
büyük ya da komünite olarak değelendirilen "world wide" sitelerin kuralları vardır. bu kuralların büyük kısmı uluslar arası kanunlarla belirlenir, telif haklarıyla korunan, kullanılabilecek, paylaşılabilecek, kaynak belirterek alıntılanabilecek ya da kaynak belirtilse dahi alıntılanamayacak türden materyaller, kanunlarla korunur ya da denetlenir. ülkemizde bu kadar büyük bir komünite yok, bu tür siteler genelde amerika birleşik devletlerinin bünyesinde internette yer alıyor. abd'nin arkasından avrupa geliyor. asya, japonya'nın bu konudaki çeşitliliği sayesinde üçüncü sırada.
hepsinin katı kuralları var. hepsi yasalarla korunuyor. peki hangimiz bu yasaları biliyoruz? yaptığımız her hareket bu sistemlerde kaydediliyor, istendiğinde hangi tarihte olursa olsun ulaşılabilir halde kayıt altına alınıyorlar. silsek de silinmiyor, görünmez hale geliyorlar.
en bilindik şekliyle ek$i sozluk'te bir entry'i sildiğinizde aslında silmiş olmuyorsunuz, sadece moderatör olmayan insanlardan gizlemiş oluyorsunuz. tabi siz görmediğiniz için silindiğini düşünüyorsunuz. devekuşu misali, "ben onu görmüyorsam, o da beni görmüyordur"

konunun bu kısmı dallanıp budaklanır, anlat anlat bitmez. o yüzden şöyle söyleyeyim; internette sandığımız kadar özgür değiliz. sesimizi deli gibi çıkartabileceğimizi, muhalefet yapabileceğimizi, örgütlenebileceğimizi, kaçabileceğimizi sanıyoruz ancak bu mümkün değil ve hatta eskisinden daha da zor. belki ara sokaklara kaçarak izini kaybettirebilirsin ama internetin ara sokakları yok. internet koca bir çöplükten ibaret ve her çöpün bir seri numarası, bir parmak izi var.

***

gençken, kötü bir rüya gördüğüm zaman, ertesi gece tekrar kötü bir rüya göreceğimi düşünürdüm ve uyuyamazdım. belki isteyerek, belki istemeyerek. ama uyumazdım işte. sonradan sonradan bu değişti. artık gönül rahatlığıyla uyuyorum. kötü bir şey göreceksem uyumayı ve rüyamda görmeyi tercih ederim.
rüyada görmemek için uyumamak değil, gerçek hayatta karşılaşmamak için yaşamamak daha mantıklı geliyor bana. o yüzden kötü rüyalar sadece canımı sıkıyor.
bütün bir haftanın yorgunluğunu şu iki güne sığdırmak istiyorum ama bir yandan hala güçlü olduğumu düşünüyorum. en azından üşengeçliğimi üstümden attım, haftasonu evde zaman geçireceksem sadece dinlenmek için yapacağım bunu, üşengeç olduğum için değil.
belki, bir süredir yapmayı düşündüğüm şeyi yaparım, belli mi olur? orada olmayı en çok sevdiğim yerlerden birine giderim; stüdyoya. yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birini yaparım, bateri çalarım. gezmeyi en çok sevdiğim yerlerden birini gezerim, kadıköy'ü. ama sadece gezerim.
canım insan görmek istemiyor, en azından mecburiyetten gördüğüm insanlar dışında.
aslında sadece tek bir kişiyi görmek istiyorum, onu da bir hafta sonra görebileceğim umuyorum ki. bana kızmadıysa, küsmediyse tabi .
şu son iki hafta, benim için biraz ağır geçti. fazla gergin, fazla alıngandım ve çok yorgundum. merak ettiğim şeyler vardı soramadığım, sadece zamansızlıktan.

aslında tüm rahatsızlığım bu. bir şeylerin zamanımı çalıyor olması. benim ayırdığım ve ayırmak istediğimden fazlasını istiyor olması. irademi zorluyor olması. ve hepsinin karşılığında bildik bahanelerin yer alması.
ama en azından geçici oluşu yeterli benim için. belki bu dönemden sonra çok rahat olacağım, belki görmek istediğim O tek bir kişiyle, değerlimle adım adım gezeceğim kadıköy'ü ve O'nun görmek istediği yerleri. önce taksim, sonra beşiktaştan üsküdar, oradan kuzguncuk, ertesi gün beykoz...
elimizde makinelerimiz, sessizliğimiz de peşimizde, istanbul çalacak biz oynayacağız.

aslında tüm bu gevezeliğin bir amacı olmadığını gördükçe, yazdıklarımda haklı mıyım haksız mıyım, bilmiyorum.
belki de benim için özel bir kitaptan bir alıntı yaparak bitirmeliyim artık...

***

pisim. bitler kemiriyor beni. bana bakınca kusuyor domuz yavruları. sarımtırak irinle kaplı derime pullarını sıvadı cüzamın kabuk ve ölü dokuları. ne ırmakların suyunu, ne de bulutların çiyini bilirim. tıpkı bir gübrelikte olduğu gibi, maydanozgiller saplı kocaman bir mantar büyümekte ensemde.
biçimsiz bir döşeme eşyasının üzerine oturmuş durumda, dört yüz yıldır oynatmadım kol ve bacaklarımı. yere kök saldığı ayaklarım ve iğrenç asalakların kaynaştığı, henüz bitkiden türememiş ve artık hayvan sayılmayacak bir tür canlı bitki oluşturuyorlar, göbeğime kadar. bununla birlikte çalışıyor yüreğim. ama cesedimin çürümesi ve çıkardığı kokular onu yeterince beslemeseydi, nasıl çarpabilirdi?
bir karakurbağası ailesi kendine yurt edindi sol koltuk altımı, aralarından biri kımıldayınca gıdıklanıyorum. aman dikkat, biri kaçıp da kulağınızın içini ağzıyla kaşımaya gelmesin: daha sonra beyninize bile girebilir. sağ koltukaltımda, açlıktan ölmemek için bunları avlayıp duran bir bukalemun var: herkes yaşamak zorunda. ama bir taraf ötekinin hilelerini bütünüyle bozunca, canlarını hiç mi hiç sıkmıyorlar, ve böğürlerimi örten lezzetli yağı emiyorlar. alıştım buna. kamışımı yedi bir kötücül engerek ve onun yerini aldı. hadım etti beni, bu alçak. ah! inmeli kollarımla kendimi savunabilseydim; ama, sanırım ki oduna dönüştüler.
ne olursa olsun, kanın, kızıllığına gezdirmek için artık buralara uğramadığını saptamak önemli.
taşaklarımın içini, onlara burun kıvırmayan bir köpeğe attı, artık büyümeyen iki küçük kirpi. deriyi özenle yıkayıp, içine yerleştiler. dübürümü bir yengeç ele geçirdi, benim ölümsekliğimden yüreklendiği için deliği kıskaçlarıyla savunuyor, ve çok canımı yakıyor! boşa çıkmayan bir umutla iştahı kabaran iki denizanası denizleri aştı. insan kıçını oluşturan iki etli parçayı dikkatle incelediler ve bunların dışbükeyliklerine tutunarak, giderek çoğalan basınçla öylesine ezdiler ki, iki et parçası yok olup giderken, renk, biçim ve yırtıcılık bakımından birbirine denk, yapışkanlık krallığının ürünü iki canavar kaldı.
sözünü etmeyin bel kemiğimin, çünkü çift ağızlı bir kılıç artık. evet, evet... dikkat etmemiştim... isteğiniz haklı. nasıl olup da böğürlerimin arasına, diklemesine kurulduğunu öğrenmek istiyorsunuz, öyle değil mi? açık seçik anımsamıyorum bunu kendim; bununla birlikte, aslında belki de düşten başka bir şey olmayan şeyi bir anı saymaya karar verecek olursam, biliniz ki, yaratcıyı yeninceye kadar hastalık ve devinimsizlikle birlikte yaşamaya ant içmiş olduğumu öğrenen insan, ayaklarının ucuna basarak, ama benim duyamayacağım kadar da sessizce değil, ardım sıra yürüdü. uzun sürmeyen bir an, hiçbir şey sezmedim. şenlik boğasının iki omuz arasına, gömüldü bu sivri hançer kabzasına kadar ve tıpkı yersarsıntısı gibi titredi kemik çatısı. kılıç gövdeye öylesine güçlü girdi ki, şimdiye kadar kimse çıkartamadı. sporcular, makineciler, filozoflar, hekimler, sırayla, türlü türlü yöntemler denediler. insanların yaptığı kötülüğün, bir daha bozulmadığını bilmiyorlardı! doğuştan gelen bilinçsizliklerinin derinliğini bağışladım ve kendilerini göz kapaklarımla selamladım.
yolcu, benim yanımdan geçerken, yalvarırım sana, en küçük avunç sözü söyleme bana: direncimi zayıflatırsın. bırak, gönüllü kurbanın yalımında direngeniğimi yeniden ısıtayım. git buradan... ki hiçbir acıma duygusu uyandırmayayım sende. sandığından da tuhaftır kin; suya salınmış bir sopanın görünüşü benzeri, açıklanmaz davranışı. gördüğün gibi ben, bir katiller ordusunun başında, cennetin surlarına kadar seferler yapabilir ve soylu öç alma tasarıları üzerine yeniden düşüncelere dalmak için, geri dönüp bu kalıba girebilirim. elveda, seni geciktirmeyeceğim daha fazla; ve kendini eğitmek ve korumak için, belki de doğuştan iyi olmama karşın, beni başkaldırıya götüren uğursuz yazgıyı düşün!
gördüklerini oğluna anlatacaksın; ve onu elinden tutarak, yıldızların güzelliklerini ve evrenin tansıklarını, narbülbülünün yuvasını ve tanrının tapınaklarını hayranlıkla göstereceksin ona. baba öğütlerine bunca yumuşak başlı olduğunu görüp şaşıracaksın ve bir gülümsemeyle ödüllendireceksin onu. ama, gözetlenmediğini anladığı zaman, bir göz at ona, salyasını tükürdüğünü göreceksin erdemin üzerine; aldattı seni, o, insan soyundan gelen; ama, bir daha kandıramayacak artık; bundan böyle, nasıl biri olacağını bileceksin onun gelecekte.
ey bahtsız baba, yaşlılık adımlarına eşlik etmek üzere, mevsimsiz bir caninin başını kesecek yıkılmaz darağacının ve sana mezarın yolunu gösterecek olan acının hazırlığını yap.

***

0 tıkırtı: