bu konuda dertliyim.
ayrıca eve yeni geldim, kapım pencerem perdem kapalı, karanlık, müzik çalmıyor ve sessiz.
"müziksizlikten hoşlanmam" dediğim anları arar oldum. kafam boş biraz, şu sıralar.
yazmak istiyorum, dışarı çıkıp gezmek istiyorum, görmek konuşmak istediğim arkadaşlarım var ne zamandır arayıp sormadığım, hala müzik yapmak istiyorum ve hatta bunun için süper bir formül geliştirdim ancak...
ancak...
üşengeçlik öyle bir işlemiş ki içime, anlayamıyorum. yerimden kalkıp mutfağa gitmek, yemek yemek, bir şeyler hazırlayıp içmek, uzanıp kitap okumak, bir zamanlar durmadan yaptığım "bir şeylere odaklanıp onun tüm detaylarını anlamaya çalışmak" gibi şeyler; içimden çok geliyor olmasına rağmen yapamıyorum.
biraz özgür alana, biraz daha fazla yalnızlığa ihtiyacım var. yakın zamanda yalnızlık kısmını tam olarak elde edebileceğim ama o zaman da kış geçip gitmiş olacak. gerçi şu an bile yok, güneşli bir gün ve serin bir hava, ne yağmur var ne rüzgar ne de kar. sadece sabahın köründe yerler donmuş oluyor, biraz soğuk oluyor o kadar. başka hiçbir şey yok...
haftalarca dinmeyen yağmurlarım vardı benim. nerede olursam olayım, yağarlardı durmadan.
bugün, hatırlayabileceğim en detaylı şekliyle hatırladığım o güzel yağmurun bilmemkaçıncı yılı. hiç uyumadığım gündü, yıllar önce bugün ve uykusuz kaldığım o birkaç gün boyunca hiç durmadan yağmıştı. ben belki ne olduğunun farkındaydım belki de değildim, ama o yağıyordu.
o sesi bir daha hiç duymadım, bir daha öyle güzel yağan bir yağmurla karşılaşmadım hiç. yaşadığım hiçbir şehirde görmedim o berraklığı, koklamadım temiz havayı, gökkuşağı bile o kadar renkli değildi günler önce, günler sonra.
ben üşengeç değildim, yazmak için kalem kağıt yeterdi, düşünürdüm yazmadan önce ama ne yazacağımı değil, ne hakkında düşündüğümü düşünürdüm. kalkar bir şeyler atıştırır, yanıma içecek bir şeyler alır, oturur yazardım sabaha kadar.
yazmadığım zamanlar okurdum, yüzlerce, binlerce sayfa. isimlerini, yazarlarını, konularını boşver, okunuyorlardı su gibi. akıyordu zaman, geçip gidiyordu.
aktı, geçti, gitti.
şimdi biraz daha fazla zaman ayırabilmek için O'nlara, yağmurları beklemeyeceğim. beklediğim tek bir şey var, O da beklemeye değer. bekleyeceğim.
o gelene kadar, bir zamanların "aptal kutusu" televizyonun yerine geçmeye başlamış olan bu bilgi kutusunu bir kenarda tutacağım. okumak, yazmak, alışmak için. hatta gaza gelmek için de.
yollara düşmek bu kadar zor olmamalı, yağmurların yağması, kışın gelmesi bu kadar zor olmamalı, hayatın içinde doğal halleriyle yer alan birçok şeyi görmek bu kadar zor olmamalı.
vivaldi'yi sevmek bu kadar zor olmamalı veya sessizliği. yalnızlığı.
üşengeçlik bütün aptal kutularının ortaya çıkardığı bir sonuç. sebeplerden kurtulmak gerek.
***
aklım başka yerlerde, aklımda başka şeyler var. bazen ben bile bilmek, farkına varmak istemiyorum bunların. oynamak istemiyorum onlarla, dışında kalmak istiyorum oyunların. saklambaç oynardık küçükken, hala öyle saklambaç oynayabilir miyiz? sanmıyorum. körebe oynardık, misket yuvarlardık, hala öylesine saf ve doğal olabilir miyiz? hayır.
bunları düşünüp kendimizi suçlu ve aciz hissetsek peki? bir işe yaramaz. içine çekildiğimiz o girdabın bir parçası mıyız peki? evet. ne yaparsak yapalım, ne düzeyde olursak olalım dibe çekiliyor ve batıyor muyuz? evet, hepimiz. farkındayız ya da değiliz, ama gidiyoruz.
***
bir şey oldu. hislerim beni ciddi şekilde uyardı. evet evet bir şey oldu, yanlış bir şeyler. gözlerimi kapattığımda normalde görmediğim, hissetmediğim türden şeylerle karşılaşıyorum. kendi karanlığımın dışına çıktığımda yine karanlıkla karşılaşıyorum. yine karanlık, oysa ki zihnimin sınırlarını aştığım zamanlarda kendimi bulduğum o yeri çok sevmiştim ben. şimdi niye orada değilim, niye olamıyorum?
kendimi korumaya çalıştığım "dış dünya" bile yok ortalıklarda, neredeler? rotamı mı kaybettim?
bir yere gitmiyor olsaydım olduğum yerde sayardım ama bir yerdeyim ve nerede olduğumu bilmiyorum. çok mu derine gittim acaba? buna hazır değil miydim? yeraltına inmek için henüz erken mi? daha şartlar olgunlaşmadı mı? gitmek için çok mu geç? çok mu erken? neden açlığımı gidermek için bir şeyler yapmıyorum ya da kalkıp yıkanmıyorum, neden çalan müziğin farkına varamıyorum? vivaldi dört mevsimi tasvir etmeye çalışmışken neden ben sadece üçünün varlığını hissedebiliyorum?
kış, neredesin?
***
günlük hayatımla iç çekişmelerim arasındaki mesafe fazla arttı aslında. kendime gelmem eskisinden daha fazla zaman alıyor. belki bir belki iki gün hatta. normalde bir gece uykusuzluk yeterdi. şimdi de daha az uyku var. ama daha az gece var. daha çok sigara, daha çok miskinlik, daha çok vakit öldürmek var saçma sapan şeylerle.
var olan ve olmayan, düzeyi artan veya azalan her şeyin farkındayım. farkındayım ama sesimi çıkarmıyorum. belki o da üşengeçliktendir, bilemiyorum.
ama sanırım, hiç olmadığım kadar yorgunum şu sıralar.
***
konuşmalarımla iç döküşlerim arasındaki mesafe hep fazlaydı zaten. her zaman yazarak bir şeyleri dökmek istemişimdir. konuşarak yapamadığım şeyler bunlar. biraz kendimi zorlasam, belki bir saatte anlatabileceklerimi birkaç cümle yazarak anlatabileceğimi gayet iyi biliyor olmama rağmen böyle düşünüyorum. yazı her zaman canlı olamıyor çünkü onu canlandıracak olan biziz. ben çoğu zaman ekrana baktığımda canlı bir şey göremiyordum, -bu aynı zamanda bir özeleştiridir- ancak ufak tefek şeylere bile üşenen insanların yazmak gibi ulvi bir eyleme zaman ayırması biraz kandırıkçılık olurdu bence.
aslında şu an, tam da şu an az önce yazdıklarımın tam tersi davranıyorum. burada yazdıklarımı anlatmak yine aynı uzunlukta olacaktı.
ama yine de özetlemek istiyorum:
bir süre bu "dijital" dünyadan uzak durup elime kağıt kalem almak istiyorum. bu süre içineki yokluğumu nasıl değerlendirdiğiniz tamamiyle size kalmış.
ve not: artık adam gibi kış gelsin lütfen!
0 tıkırtı:
Yorum Gönder