bir haftadır belki göremediğim bir şeyler var, elimdeki kadeh, içindeki şarap, kültablasındaki sigara, duman, duyduğum ama göremediğim müzik gibi. belki de her gün biraz daha erken uyuyuşumun sebebi bu, uyurken gördüklerim beni gerçek dünyadan biraz daha fazla koparıyor. erkenden kalkıp, güneş doğmamışken, kargalar kahvaltı yapmamışken, sabah soğuğunun keyfini sürüyorum. "keyif" ama nasıl bir keyif, uykudan uyanmış bünyenin soğuk havaya çarptıktan sonra, hızla kendine gelmesini hissetmenin verdiği bir keyif. sonra evden çıkana kadar pineklemek, sabahın köründe olmadık şarkılar dinlemek, sigara ve çay eşliğinde günün ancak bu saatinde bulabileceğim temiz havayı içime çekmek, sonra kirletmek, bir nefes daha sigaradan, bir nefes daha... inanılmaz bir keyif bu.
günün sonunda, saat beşten sonra kararan hava zaten sabahın o saatlerine kadar aynı karanlıkta bırakıyor insanı. günü böyle parçalara bölmek huyum değildir, o yüzden ne zaman istersem o zaman benim oluyor gün.
şimdi mi? şimdi yalnızlık vakti.
bazen uyanıkken gözümün önüne hayal meyal gelen görüntülere odaklanıyorum, belki çok geçmişten, belki çok gelecekten, belki hiç olmayan-olmayacak bir yerden geliyor... orasını kurcalamıyorum ama izliyorum. izlemek zevk veriyor. bezelye yerken aldığım zevke benziyor. oysa ki bugün barbunya yedim, pilav da vardı.
benim midem biraz garip, günün belli saatlerinde, özellikle akşama doğru ekşir biraz, pek rahatsız etmez beni. çok yemek yerim ama kilo alamam, bileklerim incedir. nereden geldiğini bilmediğim bir enerjim vardır ama, özellikle kış aylarında tavan yapar. tabi yoğun olarak zihinsel tarafına ağırlık verdiğimden, fiziksel olarak bir şey yapmadığımdan farkında olmayabiliyorum ama hissediyorum. hergün, her an.
bence hep mutlu olan insan hayattan zevk almıyordur. sevdiği şeyleri sürekli başkalarıyla paylaşan insan da öyle. hayattan zevk alabilmek için öncelikle tatlıyla acıyı birbirinden ayırabilmek gerekiyor. yine "bence", acı şeyler de zevk veriyor insana. kendime baktığımda bunu kategorize etmesem de bazen insanları düşünüyorum, daha çok yakınımda olan ve iyi tanıdığım insanları. onların arasında çıkmazda olanlar da var, bunu umursamayıp cidden zevk alanlar da. yaşamaktan zevk alıyor olmalarına rağmen onların yüzü sürekli gülmez. sürekli gülmek değildir zaten yaşamaktan zevk almak, aklında esrarengiz şeyler barındırıyor olmaktır biraz da. kimi zaman doğru kombinasyonlar kurarlar, kimi zaman bir araya getirip toparlayamazlar... dağınık kalması problem değildir, yaşanıyor olması önemlidir. buna verilecek çok örnek var ve bu sayede zevk alınabilecek ne kadar çok şey olduğunu anlamak mümkün.
ben de görebildiklerimden zevk alıyorum. bazen tasvir edebiliyor ya da somut bir şeye benzetebiliyorum gördüklerimi.
örnek vermek istiyorum,
queen'in "news of the world" albümünün kapakları bunlar. küçüklüğümden beri etkisinden kurtulabildiğimi söylemem ama bu kötü bir şey değil, etkisinden kurtulmak da istemiyorum.
sağdaki fotoğraf, gördüklerime daha çok benziyor. tek fark gördüğüm sahnelerde insanların ve kanın olmaması.
bir de şu var; (küçükken odamın duvarına vardı bu)
ve bir de şu; (kapak kadar içindeki parçalar da ilginçtir)
burada bir özeleştiri ve eleştiri yapmak istiyorum, yerli isimlerden böyle etkileyen pek kimse yok çünkü genelde sanatçılar kendi fotoğraflarını albüm kapağına yerleştirdikleri için albümler ve albümün içindeki görseller çok fazla dikkatimi çekmiyordu. ama bu arkadaşlar hayli dağıttılar hayalgücümü....
uzak yıllara şöyle bir gittikten sonra şimdiki zamana döndüğümde -aslında benim için olmayan şimdiki zaman- pek bir şeyin değişmediğini görüyorum.
beni asıl mutlu eden şey şu:
çocukluğumda hissettiğim birçok şeyi hala hissedebiliyor olmak. bir dönem, bunların hiçbirini hissedemiyorken, -sanki- sihirli bir el bana dokundu ve her şeyi hatırlamaya başladım, özüme döndüm. bu beni iyileştirdi ve bundan zevk alıyorum.
zihnim bir zaman makinesi gibi bazen, geçmişe de geleceğe de götürebiliyor beni. ama ben ileri ya da geriye gitmektense, aynı zaman dilimi içinde bulunduğum yerden uzak bir yerlere gitmek istiyordum. çok sevdiğim bir şarkının ismi "steal compass / drive north / disappear"
burada iki şeyi değiştirip kendime uyarlıyorum, "north" ve "disappear"
kesinlikle kuzeye gitmezdim, güneye giderdim sanırım. hatta güneydoğuya, zen öğretilerinin, fakirliğin, ormanların, yüksek dağların, yamaçların peşine takılırdım. orada belki şarap, neşeli görünen hüzünlü çingeneler, uçsuz bucaksız bayırlarda ovalarda otlayan inekler, koyunlar yok ama kendine has, özgün, inanılmaz bir dünya var. oraya giderdim ve kaybolmazdım, tam anlamıyla ortaya çıkardım. hem yalnız da olmazdım büyük ihtimalle, ruh eşim de gelirdi benimle. ister bedeni ve ruhuyla, isterse sadece ruhuyla, tamamiyle kendi seçimine kalmış. ama ben isterim ki her şekilde benimle birlikte çıksın o yolculuğa...
buradakiler, gözümün önündeki gözden baktığımda gördüklerimden birkaç örnekti. biraz daha ileri gidemiyor ve daha fazlasını yazıyla, görselle ifade edemiyor olduğumdan şimdilik duruyorum ve köşeme çekiliyorum...




0 tıkırtı:
Yorum Gönder