uzun zamandır çatıya çıkıp istanbul'u izlememiştim. iyi geldi bu. biraz
müzik dinledim, biraz da şehrin sesini. gökyüzünde görebildiğim
yıldızlardan daha çok uçak olduğunu farkettim, nereye gidiyorlardı
acaba? gidiyorlardı ancak illa ki duracaklardı. insanlar bir yere
gideceklerdi ve orada kalacaklardı, belki de bir kısmı geri dönecekti,
belki de dönmeyecekti.
sonra şehre baktım. ışıkları izledim. hava karanlıktı ama aydınlıktı da
aynı zamanda. kulaklıklarımı takıp düşünmeye başladım. biraz da kendimi
dinlemeliydim sanırım. dinledim. hem müziği, hem de kendimi.
ne
söylüyordum, bilmiyorum şu an ama fazla konuşuyordu "kendim". çenesini
yıllarca açmamış, tabiri caizse "kuraklıktan çıkmış" gibi konuşuyordu.
sakince dinledim. pek bir şey söylemiyordu aslında.
uzandım soğuk kiremiterin üzerine, şehrin ışıkları görüş alanımdan
çıktı. gökyüzünde belli belirsiz, şekilsiz bulutlar vardı. bir bütün
halinde ilerliyorlardı, gündüz görebildiğim kadar net göremiyordum
girinti-çıkıntılarını.
tam olarak gece yaşadığımı farkettim bir an için. güneş doğduğunda
uyanıyorum, güneş batana kadar yaşamıyorum. güneş battıktan sonra ben
doğuyorum, uyuyorum, uyandığımda, yaşamadığımı farkettikten hemen sonra
gece oluyor. aradaki o zaman diliminde ne olduğunu pek takmıyor,
hatırlamıyorum aslında.
yollar birden bire boşalsaydı, hiçbir şey, hiç kimse kalmasaydı üzerinde,
ölümsüz bir sessizlik ve sonsuz bir sakinlik kaplasaydı her yeri bir
anda, nasıl olurdu ki acaba? hemen inerdim çatıdan, yürüyebildiğim kadar
yürürdüm. rüzgarın sesini en ince ayrıntısına kadar duyardım, soğuk
havanın en temiz kütlesini içime çekerdim. şehrin tüm ışıklarını
kapatırdım teker teker, belki bu saatlerimi hatta günlerimi alırdı ama,
yapardım. sonra bulabildiğim en yüksek noktaya çıkıp izlerdim gökyüzünü.
bulutlar dağılana kadar bekleyebilirdim orada, karşılaşacağım o
muntazam yıldız kümesi için değer çünkü.
sonra rastgele evlere girerdim, sehpanın üzerindekilere bakardım,
ayakkabılara, ceketlere, o evde hangi marka sigara içildiğine, en son ne
yemek yapıldığına, hangi yazarların okunduğuna bakardım. evde küçük
çocuklar varsa çoraplarını, patiklerini, tulumlarını koklardım,
emziklerini incelerdim. yaşlı annanelerin, babaannelerin ördüğü
kazakları giyerdim, yazmaları takardım başıma. odalarındaki dolabın en
üst rafında duran kuran-ı kerim'i açar, koklardım o eski sayfaları. o
insanlar için bu kitap şu anda olduğundan daha farklı anlamlar ifade
eder, bunu bir kez daha farkederdim. tesbihlerinin şıkırtılarını dinler,
kullandıkları ipliğin renklerine, iğnelerin güzelliğine bakardım.
varsa yarım kalmış bulaşıkları yıkar, tası tabağı yerine yerleştirip
evin tozunu aldıktan sonra kapıyı çeker, çıkardım...
sokaklardaki çöpleri toplardım, aç susuz kedi köpeklerin, kuşların
karnını doyurmaya çalışırdım. evet hiçbir insan yokken, onlar vardı
dünyada ve biz olmasak da yaşamayı hakediyorlar. bizden daha fazla hem
de.
hatta bununla kalmayıp, onları takardım peşime, kırlara,
tarlalara doğru koştururduk delice, ineklere, koyunlara, kargalara
katılıp o kaotik dünyadan kurtulurduk.
sonra aniden çığrınan bir korna, acı bir fren sesi ve insanların
bağrışlarıyla irkildim. her şey normale döndü, doğrulup baktığımda
insanların ve şehrin yerli yerinde olduğunu gördüm. ben de olduğum
yerdeydim. başımı eğdim, tekrar taktım kulaklıklarımı ve şarabımdan bir
yudum daha aldım, uzandım. esen sert lodos eşliğinde belli belirsiz
birkaç damla yüzüme dokundu, bulutlar şekil değiştirmeye başladılar.
kızıl renklere bürünmüş gökyüzü yavaş yavaş kararmaya başlamıştı bile.
gözlerim açıktı ama yine de içimde beni sürükleyen şeyler vardı, dedim
ya, susturamıyordum onları! hayallere dalıyordum ansızın. bir şekilde
geri dönüyor, sonra yine gidiyordum. dünyayla ilişkimi tam olarak
kesmeyişimin belli sebepleri vardı ve bunlar hakkında da konuşuluyordu
içerde. aylar önce biten kısa sorgulamadan sonra yapılması gereken bu
sohbetler, daha önce yapılmış mıydı hatırlamıyorum ama, şimdi
yapılıyordu hafif hafif. belki de ben tekrar açıyordum içimdeki büyük
kapıyı, tekrar dışarı çıkıyordum ve tekrar tekrar seyahatlere
uzanıyordum. yürümekten daha güzeldi bu benim için, ki yürümeyi de
severim...
aşağıdaki çöpçülerin sesini hep kaydetmek istemişimdir.
gürültülü kamyonlarıyla her akşam belli bir saatte gelip çöp toplarlar
ama bu esnada çıkardıkları sesler çok hoşuma gider. bazen bir
dakikalığına da olsa müziği kapatıp o sesleri dinlerim. hem mekanik, hem
de insan ürünü gürültüler... kamyonun arkasındaki mekanizma çalışır,
bir süre sonra konteynerin kamyonun sırtına çarptığını duyarım,
çöpçülerden biri birkaç harfi bir araya getirip anlamsızca bağırır ve
sonra mekanizmanın gürültüsü eşliğinde konteyner yere "iner". kamyonun
gelişinden gidişine kadar olan bölüm garip gelir bana hep... bir de her
akşam aynı saatte gelseler, çok güzel olacak ama... tabi bunun için
onları suçlamıyorum.
hava soğuk, kimbilir kuşlar ne kadar çok üşüyordur? ya o sevimli
pisicikler, bakışlarına kıyamadığım kuçular, belki de bir kısmının karnı
açtır? bazen kuçuların havlayışlarını duyuyorum ama pisilerden ses seda
çıkmıyor. sadece bu sabah evden çıktıktan sonra gördüğüm şu sahnede
duydum bir miyav sesi:
yaşadığım binanın yanındaki binanın kapısının önünde, beyaz yetişkin bir
kedi vardı. bina girişinin yanındaki duvarın üzerinde durmuş,
miyavlıyordu. ilk kattaki evlerden birinin mutfak penceresi açıktı ve
bir kadın aşağı bakıyordu. kedi de başını kadına doğru kaldırmış,
miyavlıyordu. yanımda yiyecek bir şey olsaydı da verebilseydim o güzel
beyaz kediciğe. kendisi buralarda nadiren gördüğüm bir güzeldir.
kuçuların havlayışlarını duyduktan sonra diğer gürültüleri de algılamaya
başladım. havanın soğukluğu, üzerimdekilerin kalınlığına aldırmıyordu
artık, aşağı inmeliydim. bazen bunun bir haksızlık olduğunu düşünürüm.
bu haksızlık karşısında yapabileceğim bir şey yok, "gideyim artık" diye
düşündüm. şarabımdan son bir yudum daha aldım ve kiremitlerin üzerinde
usulca yürüyerek apartmana girdim.
uzun zamandır çatıya tek başıma çıkarım. sadece birkaç defa, yanımda
biri vardı. benim için çok değerli, çok özel ve çok sevdiğim insan. çok
muhteşem olmasa da güzel bu manzarayı görmesini istemiştim. O'ndan başka
kimse yanımda durup bakmamıştı bu güzel manzaraya. yanımda oturup
dinlememişti beni, içmemişti benimle beraber, öpmemişti beni.
en son çatıya çıktığımda, yalnızdım. O, yoldaydı, gidiyordu. tekrar
döneceği günü sabırla bekler oldum bu süre içerisinde. ben de yollara
düştüm, ben de gittim O'nun gelmesini beklemeden. tekrar gideceğim.
bugün,
bu kadar sabırlı oluşumun sebeplerinden biri geldi aklıma. elime ilk
gitar aldığımda 13-14 yaşlarındaydım, hemen iki sene sonra da baterinin
başına geçmiştim. günde iki saat egzersiz yapardım, bu zamanla yedi-
sekiz saate çıkmıştı. bazen öyle fırsatlar oluyordu ki, bir buçuk gün
boyunca hiç durmadan çalabiliyor, uykusuzluğa ve yorgunluğa yenilmesem
çalmaya devam etmek istiyordum. bu, içimdeki öğrenme isteğiydi ve
sabırla devam ediyordum. belki iki belki de üç yıl boyunca böyle devam
etti bu, sabırla, canla başla, sıkılmadan sabırsızlanmadan, üşenmeden
uğraştım durdum. sonunda gelebileceğim en iyi noktaya geldim ama yine de
kaybetmedim o isteği. bana aynı zamanda sabırlı olabilmeyi de öğrettiği
için çok şey borçluyum müziğe. hani bahsetmiştim ya, " yaşamanın bir
kısmını ben ondan öğrendim."
uykumun geldiğini hissediyorum. uykum erken geldiğinde bu beni
hoşnut eder çünkü eğer normalden erken uykum gelmişse yatağa girip
uyuyamam. belki bir, belki iki saat boyunca meditasyon yapma şansı
bulurum ve dediğim gibi bundan fazlasıyla hoşnutluk duyarım. hayatta
yapabilmekten zevk aldığım çok az şeyden biridir bu, uykuyla ilgili
olmayan anlarda ve yerlerde de yapabiliyor olmaktan da zevk alırım. ama
bazı dönemlerde uzak duruyorum ondan, çünkü olmadık şeyler çıkarıyor
karşıma, olmadık yerlere götürüyor beni ve olmadık şeyler görüyorum.
bazen görmemem gereken, bazen gördüğümde beni acıtacak, bazen de
rahatsız edecek sahneler, insanlar... son birkaç aydır yapmaya başladım
tekrar, ondan öncesinde tedirgin olduğum yerlerde fazlasıyla gezindiğimi
farketmiştim ve önümü göremiyordum ciddi şekilde. şimdi tekrar rahatça
tecrübe edebildiklerim var. arada sırada ufak sürprizlerle de
karşılaşıyorum ama artık alıştım, artık gördüğümde kanıksamayacağım
sahneler de var. sanırım alıştım bunlara evet.
bunca içsel yolculuktan sonra uyuyup, olabileceğim en enerjik halde
uyanmaktan hoşnutum. hem fiziksel hem de zihinsel olarak, kış aylarında
sahip olduğum enerjinin yaz aylarında sahip olduğumdan daha fazla
olduğunu görüyorum. bunu seviyorum. bana daha fazla güç veriyor çünkü.
sınırlarımı daha da öteleyebiliyorum, daha fazla çeşitlendirebiliyorum
yolculuklarımı. gözlerim biraz daha fazla açılıyor.
sevdiğim, hoşnut olduğum yere gitmek amacıyla bu yazıyı burada
noktalıyorum artık. birazdan kimbilir nerelere uzanacak yollarım,
kimbilir neler görüp dinleyeceğim, nelerle karşılaşacağım? eğer çok
ilginç bir şey görürsem, merak etme, anlatırım.
1 tıkırtı:
Gökyüzünden süzülen uçaklar o an benim hayatımın durduğunu ve herkesin hala aktif hayatının devam ettiğini vuruyor suratıma bu yüzden onları izlediğimde mümkün olduğu kadar hayal kurmuyorum,çünkü kurduğum hayaller kadar hızlı geçip gidiyor ve aniden kayboluyor,üstüne üstlük bir de iz bırakıyor.Çöp kamyonlarının sesini duyduğumda sinirleniyorum, gece uyuyamayıp düşündüğümde iyi gelmiyor bana...Kısacası aynı sesler sana farklı anlamlar çağrıştırıyor,farklı hissettiriyor.Bu da demek oluyor ki sen hayattan zevk alabiliyorsun,ne mutlu sana =)
Yorum Gönder