22 11 2011

gökyüzü müptezeli

uzun zamandır çatıya çıkıp istanbul'u izlememiştim. iyi geldi bu. biraz müzik dinledim, biraz da şehrin sesini. gökyüzünde görebildiğim yıldızlardan daha çok uçak olduğunu farkettim, nereye gidiyorlardı acaba? gidiyorlardı ancak illa ki duracaklardı. insanlar bir yere gideceklerdi ve orada kalacaklardı, belki de bir kısmı geri dönecekti, belki de dönmeyecekti.
sonra şehre baktım. ışıkları izledim. hava karanlıktı ama aydınlıktı da aynı zamanda. kulaklıklarımı takıp düşünmeye başladım. biraz da kendimi dinlemeliydim sanırım. dinledim. hem müziği, hem de kendimi.
ne söylüyordum, bilmiyorum şu an ama fazla konuşuyordu "kendim". çenesini yıllarca açmamış, tabiri caizse "kuraklıktan çıkmış" gibi konuşuyordu. sakince dinledim. pek bir şey söylemiyordu aslında.
uzandım soğuk kiremiterin üzerine, şehrin ışıkları görüş alanımdan çıktı. gökyüzünde belli belirsiz, şekilsiz bulutlar vardı. bir bütün halinde ilerliyorlardı, gündüz görebildiğim kadar net göremiyordum girinti-çıkıntılarını.
tam olarak gece yaşadığımı farkettim bir an için. güneş doğduğunda uyanıyorum, güneş batana kadar yaşamıyorum. güneş battıktan sonra ben doğuyorum, uyuyorum, uyandığımda, yaşamadığımı farkettikten hemen sonra gece oluyor. aradaki o zaman diliminde ne olduğunu pek takmıyor, hatırlamıyorum aslında.
yollar birden bire boşalsaydı, hiçbir şey, hiç kimse kalmasaydı üzerinde, ölümsüz bir sessizlik ve sonsuz bir sakinlik kaplasaydı her yeri bir anda, nasıl olurdu ki acaba? hemen inerdim çatıdan, yürüyebildiğim kadar yürürdüm. rüzgarın sesini en ince ayrıntısına kadar duyardım, soğuk havanın en temiz kütlesini içime çekerdim. şehrin tüm ışıklarını kapatırdım teker teker, belki bu saatlerimi hatta günlerimi alırdı ama, yapardım. sonra bulabildiğim en yüksek noktaya çıkıp izlerdim gökyüzünü. bulutlar dağılana kadar bekleyebilirdim orada, karşılaşacağım o muntazam yıldız kümesi için değer çünkü.
sonra rastgele evlere girerdim, sehpanın üzerindekilere bakardım, ayakkabılara, ceketlere, o evde hangi marka sigara içildiğine, en son ne yemek yapıldığına, hangi yazarların okunduğuna bakardım. evde küçük çocuklar varsa çoraplarını, patiklerini, tulumlarını koklardım, emziklerini incelerdim. yaşlı annanelerin, babaannelerin ördüğü kazakları giyerdim, yazmaları takardım başıma. odalarındaki dolabın en üst rafında duran kuran-ı kerim'i açar, koklardım o eski sayfaları. o insanlar için bu kitap şu anda olduğundan daha farklı anlamlar ifade eder, bunu bir kez daha farkederdim. tesbihlerinin şıkırtılarını dinler, kullandıkları ipliğin renklerine, iğnelerin güzelliğine bakardım.  varsa yarım kalmış bulaşıkları yıkar, tası tabağı yerine yerleştirip evin tozunu aldıktan sonra kapıyı çeker, çıkardım...
sokaklardaki çöpleri toplardım, aç susuz kedi köpeklerin, kuşların karnını doyurmaya çalışırdım. evet hiçbir insan yokken, onlar vardı dünyada ve biz olmasak da yaşamayı hakediyorlar. bizden daha fazla hem de.
hatta bununla kalmayıp, onları takardım peşime, kırlara, tarlalara doğru koştururduk delice, ineklere, koyunlara, kargalara katılıp o kaotik dünyadan kurtulurduk.

sonra aniden çığrınan bir korna, acı bir fren sesi ve insanların bağrışlarıyla irkildim. her şey normale döndü, doğrulup baktığımda insanların ve şehrin yerli yerinde olduğunu gördüm. ben de olduğum yerdeydim. başımı eğdim, tekrar taktım kulaklıklarımı ve şarabımdan bir yudum daha aldım, uzandım. esen sert lodos eşliğinde belli belirsiz birkaç damla yüzüme dokundu, bulutlar şekil değiştirmeye başladılar. kızıl renklere bürünmüş gökyüzü yavaş yavaş kararmaya başlamıştı bile. gözlerim açıktı ama yine de içimde beni sürükleyen şeyler vardı, dedim ya, susturamıyordum onları! hayallere dalıyordum ansızın. bir şekilde geri dönüyor, sonra yine gidiyordum. dünyayla ilişkimi tam olarak kesmeyişimin belli sebepleri vardı ve bunlar hakkında da konuşuluyordu içerde. aylar önce biten kısa sorgulamadan sonra yapılması gereken bu sohbetler, daha önce yapılmış mıydı hatırlamıyorum ama, şimdi yapılıyordu hafif hafif. belki de ben tekrar açıyordum içimdeki büyük kapıyı, tekrar dışarı çıkıyordum ve tekrar tekrar seyahatlere uzanıyordum. yürümekten daha güzeldi bu benim için, ki yürümeyi de severim...

aşağıdaki çöpçülerin sesini hep kaydetmek istemişimdir. gürültülü kamyonlarıyla her akşam belli bir saatte gelip çöp toplarlar ama bu esnada çıkardıkları sesler çok hoşuma gider. bazen bir dakikalığına da olsa müziği kapatıp o sesleri dinlerim. hem mekanik, hem de insan ürünü gürültüler... kamyonun arkasındaki mekanizma çalışır, bir süre sonra konteynerin kamyonun sırtına çarptığını duyarım, çöpçülerden biri birkaç harfi bir araya getirip anlamsızca bağırır ve sonra mekanizmanın gürültüsü eşliğinde konteyner yere "iner". kamyonun gelişinden gidişine kadar olan bölüm garip gelir bana hep... bir de her akşam aynı saatte gelseler, çok güzel olacak ama... tabi bunun için onları suçlamıyorum.

hava soğuk, kimbilir kuşlar ne kadar çok üşüyordur? ya o sevimli pisicikler, bakışlarına kıyamadığım kuçular, belki de bir kısmının karnı açtır? bazen kuçuların havlayışlarını duyuyorum ama pisilerden ses seda çıkmıyor. sadece bu sabah evden çıktıktan sonra gördüğüm şu sahnede duydum bir miyav sesi:
yaşadığım binanın yanındaki binanın kapısının önünde, beyaz yetişkin bir kedi vardı. bina girişinin yanındaki duvarın üzerinde durmuş, miyavlıyordu. ilk kattaki evlerden birinin mutfak penceresi açıktı ve bir kadın aşağı bakıyordu. kedi de başını kadına doğru kaldırmış, miyavlıyordu. yanımda yiyecek bir şey olsaydı da verebilseydim o güzel beyaz kediciğe. kendisi buralarda nadiren gördüğüm bir güzeldir.
kuçuların havlayışlarını duyduktan sonra diğer gürültüleri de algılamaya başladım. havanın soğukluğu, üzerimdekilerin kalınlığına aldırmıyordu artık, aşağı inmeliydim. bazen bunun bir haksızlık olduğunu düşünürüm. bu haksızlık karşısında yapabileceğim bir şey yok, "gideyim artık" diye düşündüm. şarabımdan son bir yudum daha aldım ve kiremitlerin üzerinde usulca yürüyerek apartmana girdim.

uzun zamandır çatıya tek başıma çıkarım. sadece birkaç defa, yanımda biri vardı. benim için çok değerli, çok özel ve çok sevdiğim insan. çok muhteşem olmasa da güzel bu manzarayı görmesini istemiştim. O'ndan başka kimse yanımda durup bakmamıştı bu güzel manzaraya. yanımda oturup dinlememişti beni, içmemişti benimle beraber, öpmemişti beni.
en son çatıya çıktığımda, yalnızdım. O, yoldaydı, gidiyordu. tekrar döneceği günü sabırla bekler oldum bu süre içerisinde. ben de yollara düştüm, ben de gittim O'nun gelmesini beklemeden. tekrar gideceğim.
bugün, bu kadar sabırlı oluşumun sebeplerinden biri geldi aklıma. elime ilk gitar aldığımda 13-14 yaşlarındaydım, hemen iki sene sonra da baterinin başına geçmiştim. günde iki saat egzersiz yapardım, bu zamanla yedi- sekiz saate çıkmıştı. bazen öyle fırsatlar oluyordu ki, bir buçuk gün boyunca hiç durmadan çalabiliyor, uykusuzluğa ve yorgunluğa yenilmesem çalmaya devam etmek istiyordum. bu, içimdeki öğrenme isteğiydi ve sabırla devam ediyordum. belki iki belki de üç yıl boyunca böyle devam etti bu, sabırla, canla başla, sıkılmadan sabırsızlanmadan, üşenmeden uğraştım durdum. sonunda gelebileceğim en iyi noktaya geldim ama yine de kaybetmedim o isteği. bana aynı zamanda sabırlı olabilmeyi de öğrettiği için çok şey borçluyum müziğe. hani bahsetmiştim ya, " yaşamanın bir kısmını ben ondan öğrendim."

uykumun geldiğini hissediyorum. uykum erken geldiğinde bu beni hoşnut eder çünkü eğer normalden erken uykum gelmişse yatağa girip uyuyamam. belki bir, belki iki saat boyunca meditasyon yapma şansı bulurum ve dediğim gibi bundan fazlasıyla hoşnutluk duyarım. hayatta yapabilmekten zevk aldığım çok az şeyden biridir bu, uykuyla ilgili olmayan anlarda ve yerlerde de yapabiliyor olmaktan da zevk alırım. ama bazı dönemlerde uzak duruyorum ondan, çünkü olmadık şeyler çıkarıyor karşıma, olmadık yerlere götürüyor beni ve olmadık şeyler görüyorum. bazen görmemem gereken, bazen gördüğümde beni acıtacak, bazen de rahatsız edecek sahneler, insanlar... son birkaç aydır yapmaya başladım tekrar, ondan öncesinde tedirgin olduğum yerlerde fazlasıyla gezindiğimi farketmiştim ve önümü göremiyordum ciddi şekilde. şimdi tekrar rahatça tecrübe edebildiklerim var. arada sırada ufak sürprizlerle de karşılaşıyorum ama artık alıştım, artık gördüğümde kanıksamayacağım sahneler de var. sanırım alıştım bunlara evet.
bunca içsel yolculuktan sonra uyuyup, olabileceğim en enerjik halde uyanmaktan hoşnutum. hem fiziksel hem de zihinsel olarak, kış aylarında sahip olduğum enerjinin yaz aylarında sahip olduğumdan daha fazla olduğunu görüyorum. bunu seviyorum. bana daha fazla güç veriyor çünkü. sınırlarımı daha da öteleyebiliyorum, daha fazla çeşitlendirebiliyorum yolculuklarımı. gözlerim biraz daha fazla açılıyor.

sevdiğim, hoşnut olduğum yere gitmek amacıyla bu yazıyı burada noktalıyorum artık. birazdan kimbilir nerelere uzanacak yollarım, kimbilir neler görüp dinleyeceğim, nelerle karşılaşacağım? eğer çok ilginç bir şey görürsem, merak etme, anlatırım.

1 tıkırtı:

Jamais-Vu dedi ki...

Gökyüzünden süzülen uçaklar o an benim hayatımın durduğunu ve herkesin hala aktif hayatının devam ettiğini vuruyor suratıma bu yüzden onları izlediğimde mümkün olduğu kadar hayal kurmuyorum,çünkü kurduğum hayaller kadar hızlı geçip gidiyor ve aniden kayboluyor,üstüne üstlük bir de iz bırakıyor.Çöp kamyonlarının sesini duyduğumda sinirleniyorum, gece uyuyamayıp düşündüğümde iyi gelmiyor bana...Kısacası aynı sesler sana farklı anlamlar çağrıştırıyor,farklı hissettiriyor.Bu da demek oluyor ki sen hayattan zevk alabiliyorsun,ne mutlu sana =)