yeni geldim eve, hoşgeldim. odam her zamanki gibi soğuk ve bu güzel bir şey. odanın soğuk olmasına takılmıyorum genelde, ev ahalisinin bayat espirileri bile takılmama sebep olamıyor. soğukta uyumak daha kolay oluyor hem, belki de daha uzun uyuyorum bu şekilde.
yolda gelirken gördüğüm "aracınız çekilir" tabelasının ilk iki harfinin silindiğini farketmeden önce "ah ne kadar duyarlı bir devletimiz var" diye düşündüm. sonra yolun kenarında bekleyen bir adam vardı, ceketinin cepleri göğüs hizasındaydı ve elleri ceplerindeydi adamın. o halde bir ördeğe benziyordu. eve geldiğimde ben de ceketimin üst ceplerini yokladım şöyle bir, dışarıdan biri görse "memelerini elliyor sapık mıdır nedir?" derdi. evet elliyorum, ne olmuş? muhafazakarlığa gelemem. herkesin memesi var ve herkes memesini eller, bundan daha normal bir şey yok bence.
gün içinde bana laf soktuğunu düşünüp keyifle şarkılar söyleyen bir arkadaş var, yan tarafımda oturuyor. ben sessiz sedasız işime konsantre olmuşken soruyor bana keyifle; "ne o, pek sessizsin bugün? sakalların yine uzamış kurt adama dönüşmüşsün" ses çıkartmıyor oluşum onu rahatsız ediyor muhtemelen, konuşmak da istemiyorum pek zaten. neden konuşayım? zorlama dahi olsa konuşmuyorum, hayır. "dayatmalar"dan bıkmış usanmış bir insanım ve kim ne derse desin hiçbir dayatmaya gelemiyorum. ama ne yaparsın, para bu, kazanmak lazım. bu da bir dayatma ama benim pek umrumda değil, zaman geçiyor, gidiyorum geliyorum, bir şeylerle meşgul oluyorum. müzik de dinleyebiliyorum çalışırken, istediğim şeyle istediğim kadar ilgilenebiliyorum. "dayatmalar"a karşılık, "rahatlıklar".
şimdi şu an çalan parça, tüm kayıplara, karanlıklara, sonsuzluklara gelsin. dinimiz amin. maşallah inşallah.
son haftalarda ve özellikle son günlerde, olduğum yerde olmadığımı farkediyorum sık sık. "farketmek" eylemini sadece bu anlarda gerçekleştiriyorum. "farkındalık" kavramını yitirmiş gibiyim biraz, sanırım yavaş yavaş içlere doğru yolculuklara başladım... sık sık yapıyorum bunu ve farkına vardığım anda irkilerek uyanıyorum ('uyanıyorum' yerine daha uygun bir tanım bulamadım açıkçası)
içselleştirdiğim birçok şey yine sesin açılmasını, müziğin gürlemesini sağlıyor. bu kadar kolay olabiliyor bazen gerçek zamanlı hayattan kopup gitmek. gözlerim, bilmiyorum normal bir insan dakikada kaç defa gözlerini kırpar, ben ne kadar kırpıyorum, farketmiyorum. nasıl nefes aldığımı da gözlemlemedim hiç, nefes egzersizlerine başlamaya niyetliydim bir ara, anladığım kadarıyla gün içinde çok az derin nefes alıp veriyorum ve bu sağlıklı değil. en azından sadece sigara içerken derin nefes alıp verdiğim anlar oluyor galiba. o da 'galiba'...
masanın üzerinde duran gıda maddesine gidiyor gözüm ve elim ara verdiğim anlarda, yemek yemem lazım aslında ama istemiyorum pek. masanın üzerinde duran birçok şeye gözüm kayıyor o an içinde ama hiçbirinin farkında değilim. ama bir varayım; özellikle kaset, tirbüşon, çiçek dürbünü ve 2 tane cd kabı var. kitap, kalem, çakmak, telefon, küçük arabalar, tabaka, içinde kuruyemiş kabukları olan bir kap, pena, bir çakmak daha, modem, adaptör, mum, hoparlörlerin bir kısmı, harici disk, jacklar, kablolar...
istanbul'un ağzına sıçmışlar biliyor musun? istanbul'un istanbul olduğunu hatırlatabilecek çok az yer var. endüstriyel kentleşme yüzünden hiçbir yerin birbirinden farkı kalmamış. bir özgünlüğü kalmamış birçok yerin. her yerde arabalar, kamyonlar, otobüsler, dükkanlar, kalabalık, gürültü, toz duman... özellikle akşam saatlerinde nefes almakta zorlanıyor insan. ben bu şehri seviyorum ama doğa sevgim çok daha fazla. kızılderilileri o yüzden seviyorum. çok kalabalık olmasa da bir miktar insanın yaşadığı gruplar, doğaya zarar vermeden kümelenmiş, yaşıyorlar(dı). doğaya, hayvanlara, ağaçlara, bitkilere duyulan saygı insana duyulan saygıdan fazlaydı. bazı kültürlerde hayvanların ilahi sembollere dönüştürülmesi bile ilgi çekici, tabi bazı kültürlerde bazı hayvanların "lanetli" ya da "kötü" etiketlere maruz kalması da söz konusuydu. ama geçmişte düşmanına bile saygı duyan bu medeniyetlerin hiçbir yansıması günümüzde yok. ne boktan bir tür haline geldiğimizin sadece bir örneği.
tüm bunlara çeşitli şekillerde karşı çıkmaya çalışmış, nispeten okumuş görmüş insanların çabaları sadece gözlerimi dolduruyor, çok üzülüyorum. artık özlediğim, içinde bulunmak istediğim doğanın yanına gitmek için sahip olmam gereken fırsatları yaratırken, dolaylı yoldan da olsa doğayı tüketmek zorunda kalıyor olmak bana batıyor gerçekten. oysa ki insan istediğinde onu ziyaret edebilmeliydi, insan bir süre onun kucağında uyuyup ondan sonra dönebilmeli, onu yaşadığı halde bırakabilmeli ve döndüğünde bıraktığı gibi bulabilmeliydi. her geçen an tükenen bir şey bu, azalıyor, yok oluyor.
bilmiyorum, bunun bir çözümü yok. varsa da yıllar alır. ama bu insanlarla birlikte, çözümü yok. bilmiyorum.
bilinçaltımı açıp dökmek istiyorum masanın üstüne. ya da buraya. oraya, şuraya. içerdekiler tekmeliyor, dürtüklüyor beynimi. ya orada çoğalsınlar ya da çıkıp gitsinler?
azar azar çıkartmak da mümkün olmuyor ki arkadaş, bu yorgunlukta, bu karmaşada, bu iradesizlikte ve bu dengesizlikte, konsantrasyon bozuklukları gösteriyor kendini. ne göt bir şey bu!
insanın bazen tutunabileceği bir şeyler varsa da tadına doyum olmuyor tabi. kelime dağarcığı ister geniş olsun ister dar, söylemek, yazmak, çizmek, bestelemek, "yaratmak" güzel bir şey. amaçsız da olabilir, kimseye bir şey ifade etmeyebilir, önemsiz olabilir, değersiz olabilir...
son zamanlarda kendim, kendim için çok takılıyorum bu konuya, o yüzdendir sık sık bahsedişim-bahsetmek isteyişim... biraz zihnin derinliklerine açılıp dipten kum çıkarma vaktidir.
gün içinde milyonlarca şey düşündüğümü, milyonlarca detaya dikkat ettiğimi biliyorum ama çok azı değer buluyor sanki. çok az şeye cidden dikkat ediyorum ama çoğu zaman bir kısmı aklımda kalabiliyor ancak. bir tek müzik için geçerli değil bu ama başka şeyler için de geçerli olabilsin istiyorum. uyanmam lazım. bir süredir uyuyordum, yavaş yavaş gözlerimi açtım ama artık tamamen uyanmam lazım. ek olarak içimde yanmaya başlamış bir ateş var, özlemi, direnci, güveni ve sevgiyi tüttüren. kimi zaman kendimi yakıyor, ben tütüyorum. sarılmak istiyorum o halimle.
burada bir an için duraksadım. bilmiyorum neden. herhangi bir şey de dağıtmadı dikkatimi. sol kulağımdaki çınlamayı dinliyorum bütün gün, şu an olduğu gibi. özellikle dün akşam hiç olmadığı kadar çok yoğundu. sakladım onu.
bugün aynaya baktığımda "tipini sikeyim senin" dediğimi farkettim. aynada benden başka kimsenin görüntüsü yoktu, kendime mi demiştim bunu? neden acaba? tipime değil de karakterime söylesem bir şey değişir miydi acaba? ya da ses tonuma, yarı açık gözlerime, ağlarken döktüğüm gözyaşı miktarına demiş olsam? ne değişecek, ne değişmeyecek, ne olacak, ne olmayacak bilmiyorum.
bence bunun şöyle bir anlamı olabilir; şimdi biz yaşıyoruz, yaşarken yaptığımız seçimler var, yapmadıklarımız da yaptıklarımız kadar etkiliyor zaman içindeki ilerleyişimizi. bir yola girdik ve o yoldan devam ediyoruz, girmediğimiz yol bambaşka yollara çıkacaktı ama o yola girmedik, belki girdiğimiz yol, girmediğimiz yolun bizi çıkaracağı başka bir yola çıkıyordu ama o anda da yaptığımız başka bir seçim yüzünden o yola devam edemeyecektik? eh
ebesinin örekesi ya da "halamın bıyığı olsaydı amcam olurdu" ne düşünüyosun arkadaşım ya, yaşamaya devam et işte? seçtiysen, bağlıysan, seninle kalmasını istiyorsan ki istiyorsun, o yüzden seçmişsin, bırakma? çok kolaydır hepsini bırakıp kaçmak... ama bu bir tipin sikilmesini gerektirmez.
saçmalayabilirsin bak, onda garip görünen bir şey yok. titreşimi de dinle aynı zamanda, görebilirsin ses frekanslarını, spektrumları sayabilirsin, peak noktalarına dikkat et, metronomu ölç, titreşiyor, titreşiyor, aksak döngüsel bir ritm tutturmuş gidiyor, gittiği yere kadar.
işte müzik bu yüzden benim için bu kadar önemli. yaşamanın bir kısmını ben ondan öğrendim. tipimi boşver.
başımı biraz kaldırdığımda şehrin ışıklarını görüyorum, indirdiğimde sadece karanlık gökyüzünü. dik oturursam daha fazla ışık görüyorum. bu bana ilginç gelmedi ama olsun, yine de yazayım.
biraz sıkıcı olmaya çalışıyorum ama başarıp başaramadığımı da pek merak etmiyorum... ne zaman biter bu yazı, onun da
0 tıkırtı:
Yorum Gönder