05 03 2012

anayaso

yıllar yıllar önce, anadolu'nun yol gitmez su gitmez köşelerinde yaşayan insanlar vardı. gaz lambalarıyla, güğümleriyle, leğenleriyle, ince ince dokunmuş halıları, binbir el emeğiyle dikilmiş çuvaldız izli yorganlarının desenleri üzerinde rüyalara dalan insanlar vardı. sobalarının tütüyor olması bile ne kadar büyük bir mutluluktu O'nlar için... karla kaplı yollarda yürümeye artık alışmış adamlar, kadınlar, çocuklarının düşe kalka yürüyüşlerine gülümseyerek giderlerdi evlerine. dağların içinde kıvrılan yollarda köprüsü olmayan zap suyu ise bir gülümseme sebebi değildi.
karanlık ve karışık dönemlerdi, bir köye su, elektrik, yol gitmesini geçtim, bir mektubun gitmesi bile haftalar alabiliyorken, bu insanların ne şartlarda ve nasıl yaşadıklarını bir düşünün, edebiliyorsanız hayal edin...
annanemin ve annemin anlattıkları kadarıyla tahmin edebiliyor olsam da, uzun uzadıya anlatmayacağım.
onun yerine Şemsi Belli'nin yazdığı, Moğollar ve Selda Bağcan'ın sesleriyle hayat verdiği şu inanılmaz güzellikteki şu eseri bir özet olarak sunmak istiyorum:

anayaso 


gara dağlar gar altında galanda
ben gülmezem
dil bilmezem
şavata’dan hakkari ‘ye yol bilmezem
gurban olam, çaresi ne, çaresi ne, hooy babooov?

bebek ölir, bebek hasde, bebek ataş içinde
ben fakiro,
ben hakiro
dohdor ilaç, çarşı bazar tam takiro
gurban olam bu ne işdir, bu ne işdir, hooy babooov!

bebek ölir, bebek hasde, geçit vermiy zap suyu
ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
bu ne biçim memlekettir, memlekettir,  hooy babooov?

gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
yeddi ceset hetim hetim zap suyunda yüzerler
hökümata arz eylesem azarlar, azarlar
ben ketumo
ben hetimo
ben ne biçim vatandaşım hooy babooov?

şavata ‘dan angara’ya ses getmiir
biz getmeğe guvvatımız heç yetmiir
malımız yoh
yolumuz yoh
angara’ya ses verecek dilimiz yoh

angara’da anayaso
angara’da anayaso
ellerinden öpiy hasso

ellerinden öpiy hasso
yap bize de iltimaso

bu işin mümkini yoh mi hooy baboov?






“bu şarkı; doğu anadolu’nun daha da doğusunda hakkari dolaylarında, kış aylarında zap suyu adı verilen üstü köprüsüz deli dolu akar bir çayı geçerek hasta bebeklerini doktora ulaştırmak isteyen ve ceplerinde türkiye cumhuriyeti nüfus kağıdını taşıyan insanların, çocuklarını boz bulanık zap suyunun çağıltıları içinde yitirmenin öyküsüdür.” 
Moğollar & Selda Bağcan, 1971

02 03 2012

bugün hava çok güzeldi

akşama doğru sigara içmek için üst kata çıktım, sonuna kadar açık pencereden içeri güzel bir rüzgar esti ve düşündüm, "bir şişe şarap alıp dönemin ilk çatı ziyaretini gerçekleştirebilirim bu gece" diye. lakin düşündüğüm gibi olmadı, mesaiye kalmak zorundaydım. öyle olunca hayatım boyunca çalışacakmışım gibi hissettim kendimi. yaklaşık 15 senedir iş hayatının içindeyim diyebilirim, daha öncesinde yaptığım ufak tefek şeyleri işten saymıyorum ama ciddi şekilde bu kadar zamandır çalışıyorum ve hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor bana. bu yüzden insanın hayatından fedakarlık etmesi -ya da- çalması -nasıl ifade ederseniz artık- hiç de adil görünmüyor bana. okul hayatı da öyle gerçi. adil değil. insanlar da öyle, yargıları da.

biraz önce, bomboş istanbul sokaklarında yürürken yavaş yavaş başlayan karla beraber, üniversite dönemlerim geldi aklıma. ankara'nın bomboş sokaklarında geceyi arşınlarken içime çektiğim havayı soludum tekrar. o zamanlarla şimdiki zamanlar arasında çok fark olsa da ben yine aynı ben, gece yine aynı gece, ağırlığın miktarı yine aynı ve ben yine geceye teslim olmak üzereydim ki uykumun kaçtığını farkettim. çatıya çıkabilmiş olsaydım da aynı şey olacaktı sanırım, son zamanlarda uykuya daha fazla mahkum olduğumu hissediyorum.

bugün hava çok güzeldi ve bu güzel gün, diğerleri gibi geçip gitti. cebimde yamuk yumuk olmuş paketteki son sigaranın kırılmış olması da bu güzel günün noktasıydı benim için. "daha fazla ne olabilirdi?" diye sormadım kendime, soramazdım çünkü. böylesine çabuk gaza gelip ilgisiz şeyler düşünmem çünkü. dış etkilere maruz da kalamam, yapamam. übermensch biri olduğumdan değil, tam tersine basit bir hayatım ve belli unsurlara bağlı oluşumdan böyle.

sonra ismimi söyledin, seslendin bana. bir kere duydum, bir kere farkettim bunu. başımı kaldıramıyordum ki cevap verebileydim sana, ama belki de o kısa anın dışında kimse başını kaldıramıyordu, kültablasında ölen izmaritlerin sayısı arttıkça uzaklaşıyordu ses. sonra biri saçımdan tuttu ve sürükledi beni, havaya kaldırdı ve attı kapalı bir kutunun içine. süpürdü, sildi beni. bağırıyordum "çıkar beni buradan!" diye ama belki de kendim bile zor duyuyordum sesimi.
belki de hiç girmedim oraya ve hiç bağırmadım, sadece gözlerimi kapattığımda gördüğüm bir rüyaydı bu. rüyaları severim, ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, severim. yine de severim, seveceğim de.

şimdi uzanıp kendi kendimi içine hapsettiğim ne kadar yer varsa, hepsinin duvarlarını boyayacağım. hepsine anlamlı ya da anlamsız, bir sürü şekil çizeceğim, bir sürü şey yazacağım. bazı şeyleri bilmiyor olmanın verdiği tuhaf rahatlığı dokunabildiğim her yere yayacağım, elim yüzüm boya içinde kalana kadar... sıkı sıkıya bağlandığım ne varsa, yanımda sadece onlar olacak her zamanki gibi. sımsıkı bağlandığım ama farkında olup olmadığını bilmediklerim de olacak; isteseler de, isemeseler de...
yalnız bir adam olarak uyuyacakmış gibi görüneceğim odamda, yatağımda ama yalnız olmayacağım.
masum, sakin, sevecen bir adam olarak uyuyacağım ömrümün sonuna kadar. ben aslında hep öyleydim ama kimse bunu görmek istemedi belki de, olsun, çok da farketmiyor aslında. içim rahat bu konuda.

son zamanlarda yazarken çok fazla "belki" kelimesini kullandığımı sen de farketmişsindir muhakkak... bundan, belirsizlik ya da emin olamama gibi bir şey çıkmasın lütfen... zaten çıksa da çıkmasa da kullanmaya devam edeceğim.

şimdi bu çok güzel günü sonlandırma zamanıdır. başka güzel günlerde buluşmak ümidiyle.

29 02 2012

bir sürü

ve bir sürü bir sürü şeyler.

 henüz her şeyden bahsetmedim. henüz bitirmedim anlatacaklarımı, daha yeni başlıyorken niye bitireyim? nefesimi harcamayı, zamanımı düşünerek geçirmeyi tercih ediyorum ve bunu sevdiğim söylenebilir. bazen zehir zemberek de olsa dökmeyi, dökülmeyi sevdiğim söylenebilir. bunu özellikle bir şey ima etmek için, bir şeyi değiştirmek için ya da kendimden, içinde bulunduğum alandan uzaklaştırmak için yapmıyorum. bunun nasıl bir etkisi olduğunu bilmeden, yaptığım şeye devam edebilirim. bu durumda olan bitenden haberdar olamam, değil mi?

kimi zaman da nefesimi harcamayı, zamanımı düşünerek geçirmeyi tercih etmiyorum. belirli konularda böyle bu çünkü herhangi bir hareketim herhangi bir değişikliğe yol açmayacak, bunu biliyorum. bekliyorum bazen çünkü beklemem gerekiyor. çünkü anlatmam ve anlamam gerekiyor, neden bu böyle? neden böyle oluyor? ne yaptım, ne yapmadım? dikkatimi dağıtmadan, odaklanmalıyım. dikkatler dağılmadan odaklanmak gerekiyor. hep gözüm açık olsun istemiyorum, her şeyin yönü bana dönük olsun istemiyorum, geçmişe döneceksem eğer uzak geçmişe dönmek istiyorum biraz da. yakın geçmiş sadece hatıralardan ibaret ve yapabildiğim tek şey onlara saygı duymak, daha fazlasını yapamam sanırım. insanların bu konuda ne yaptığı pek umrumda değil aslında, ne yaparlarsa yapsınlar, ben bu konuda yazacağımı yazdım, söyleyeceğimi söyledim.


dün gece, önceki gün bahsettiğim ziyaretçiyle biraz vakit geçirdim. uzandık, konuştuk biraz. nasıl yaşadığından, neler yaptığından bahsetti bana. çoğu insanın ondan ne kadar çok korktuğunu ve bunu anlamsız bulduğunu anlattı. insanların temkinli olma gayretini de anlamsız buluyormuş çünkü kendisine göre temkinli davranacak bir şey yokmuş... "bunu herkez bilemez" diyecektim ki, çokbilmişlik yapmayayım diye geçirdim içimden. sonuçta umursanacak bir şey değil bu, sonuçta "amaan ne kadar da önemli" diyerek geçiştirilebilir. kendim için, 15-16 yaşlarından itibaren kaydadeğer bir şey olduğunu söyleyebilirim. başlangıçta ben de korkmuştum, tedirgin olmuştum. çok kimseye de bahsetmemiştim. ama zamanla, arada sırada durup dinlediğimde farketmiştim ki korkmaya gerek yok, tedirgin olmak da yersiz, biraz yabancılık çektikten sonra alışıyor insan. belki hep aynı ziyaretçi gelmedi, belki benimle beraber o da büyüdü ya da ben büyüdükçe başkası geldi, bilemiyorum. fakat zamanla bundan hoşlanır olmuştum. bambaşka bir histi çünkü, bambaşka bir diyalog gelişiyordu ve bambaşka şeyler öğreniyordum. özellikle kendimi kaybettiğim dönemlerde, tasavvufa ve felsefeye fazlaca eğildiğim dönemlerde, artık gözlerim harfleri seçemeyecek kadar bulandığı gecelerde beklerdim, gelsin ve sohbetimiz daha da koyulaşsın diye. kimbilir belki de hatırlayamadığım sohbetler de vardır o gecelerden kalma... ama olsun, hatırlayabildiğim kadarıyla da gayet dolu durumdayım. o yüzdendir ki gece beni çeker, bazen boğar, bazen gündüzü geceye tercih eder, uyumam. dün gece uyudum mu uyumadım mı hatırlamıyorum. sadece güzel bir sohbet vardı ve ben bir şeyler öğrendim. öğrendiklerimin iyi mi kötü mü olduğunu henüz değerlendirmedim çünkü bu sefer nefesimi harcamayı, zamanımı düşünerek geçirmeyi değil, beklemeyi tercih ediyorum. sadece beklemek ve olacakları izlemek, hissetmek. bu süre içerisinde herhangi bir şekilde öğrenebileceğim çok şey olduğunu biliyorum ve bu beni hala heyecanlandırıyor.
yaşamak da öyle, heyecanlı ve beklemeye değer. özellikle bu zamanlarda, fazlasıyla değer.


bazı şeylerin tiksinti dolu çağrışımlara sahip olduğunu hepimiz biliriz. hepimizin tiksinti duyduğu şeyler vardır ve tepkiler gösteririz. popüler kültür benim için bunlardan biridir, "yeni" olana zaman tanıma isteğim bundandır belki ve önyargıyla yaklaşma sebebim de bundandır. bu tanıma ve yargı sürecini içimde atlatan her şeyi benimseyebilirim. kuşku yaratmaması için elimden geleni yapar, olabildiğince de hissettirmeye çalışırım. konu, bunu gerektirmeyen bir şeyse, ona ilgi duyduğumu önce ben farkederim, sonra da bilmesi mümkün olan insanlar.
söz konusu bir insansa eğer, bunu hissettirmek için yoğun çaba harcadığım bir gerçektir.  özellikle bu zamanlarda yaşamanın nasıl da heyecanlı olduğunu anlatırken, bundan da bahsedebilirim. hissettirmenin güzel ve heyecanlı olduğu dönemler. hissettiğim- hissettirdiğim iyi ya da kötü şeyler olabilir, aslında hepsini aynı çemberin içinde değerlendirmek istiyorum çünkü başka türlü somutluktan öteye geçilemeyeceğini düşünüyorum. açıkçası bunu istemiyorum, aslında var olan şeylerle var olmayan şeylerin arasına bir çizgi çekmediğimi söyleyebilirim, bu yüzden istemiyorum. çünkü ben O'nun varlığını kabul ediyorum, öyle ya da böyle. uzak veya yakın, acı veya tatlı, öfkeli veya neşeli, mutsuz veya nötr. kabul etmek istediğim için kabul ediyorum, bir mecburiyet ya da bir zorunluluk yok ortada. istiyorum.
ve sonra şarkı girer;


araba alev almıştı ve direksiyonda sürücü yoktu.
lağımlar yüzlerce kimsesiz intiharla kirlenmişti.

uğursuz bir rüzgar esiyordu...

yönetim çürümüştü...
bir sürü ilaçla uyuşmuştuk.
radyo açık ve perdeler çekiliyken,
bu korkunç makinenin göbeğinde kıstırılmıştık
ve makine kan kaybından ölüyordu.

güneş batmıştı...
reklam panolarının hepsi kötü kötü bakıyordu.
bayraklar direklerinde ölüydü...

ve şöyle devam etti:

binalar kendi üstlerine devrildi.
anneler yıkıntının içinden bebekleri tutup çıkardılar,
saçlarından yakaladılar..

yangında ufuk çizgisi çok güzeldi.
dönüp duran bütün metaller yukarı doğru uzadı.
her şey turuncu bir pusla yıkandı.

dedim ki: "öp beni, çok güzelsin
bunlar kesinlikle son günler".

ellerimi kavradın ve tam içine düştük.
bir gündüzdüşü ya da havale geçirir gibi...

bir sabah uyandık ve biraz daha aşağı düşük.
kuşku yok ki bu ölüm vadisiydi...

cüzdanımı açtım,
kanla doluydu ...


alevler dans ederken gözlerimin önünde, kafanı kaldırdın ve baktın bana. gözlerinin içinde başka bir film oynuyordu, tanıdık olmayan sahneleri izliyordum merakla, akıcıydılar ve yavaş yavaş büyüyordu bahçedeki ağaç. ayaklarım büyüyordu ve çoraplarım, günler uzuyordu güneş batmadan önce. dalgalar yaklaşırken eğildin ve bir deniz kabuğu aldın yerden, rengarenk bir spiraldi sonsuza uzanan, döndükçe genişleyen, genişledikçe ölümsüzleşen. sahneler hızla akıp gidiyordu dalgalar gibi, denizin kabuğunu aldın yerden, balıklar toprağın üzerinde zıplarken ve can çekişirken, kanattın yaramı tekrar. anlattım, anlattım, anladın da. anladın ve zihninin içinde dolanıp durmaya başladı kelimelerin. ama aradın. başka, daha doğru olduğunu düşündüğün bambaşka bir şeydi belki de senin için, sanırım benden bahsetmiyordu düşüncelerin, sanırım bambaşka bir şeydi o.
her neyse düşünmeye son verdiğin, her neyse gitmesine izin verdiğin, "ne olur o ben olmayayım" diye dua ettim saatlerce. duydun mu? duyuyor musun? bu kez bu şekilde kaybolmasın çizgiler, bu kez dinle;

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni...

geceleri bir çarpıntı duyarsan
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu' ndan geçiyorum
akşamsa eylülse ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni...

avuntu

yaşasın seslerin ve sessizliğin kardeşliği!

28 02 2012

siyah

kimse benimle konuşsun istemiyorum. kimse yol göstermesin, kimse karışmasın hiçbir şeye, kimse hareket etmesin ve kimse anlatmasın, kimse konuşmasın...
sırtüstü uzanmıştım ve gözlerim kapalıydı, yaklaştığını hissettim, hissettiğim anda "dur" dedim, "bu gece beni ziyaret etmeni istemiyorum, uyumak istiyorum ben"
bazı geceler beni ziyaret eden bu kimliği belirsiz şeyin (aslında halk arasında isimleri de vardır onun) gelmesine bu sefer izin vermedim, sağıma dönüp uyudum. kimse ziyaret etsin istemedim dün gece beni.
müzik çalıyordu, belki de sadece o vardı çevremde. belki de kelimelerimi yutmuştum, belki de görüş mesafemi kaybetmiştim, belki de zihnimin yolları kapanmıştı bir süreliğine, belki de yine sabahın ilk ışıklarına kadar uyumuştum ben.
aslında hep uyuyordum, aslında hep uyudum, aslında uykumdan uyanmadım uzun zaman boyunca, aslında gözlerimi hiç açmadım ve belki de tekrar tekrar kullanmadım aynı kelimeleri, farklı olma çabasına girmedi cümlelerim hiç, virgüllere takılmış ve bitmek bilmeyen cümlelerim... ayaklarım uyuşmuştu sanki beynim gibi, ayaklarımı uzattım soğuk zemine, ya beynimi ne yapmalıydım? orası zaten soğuktu, orası zaten güneş almıyordu.
gittikçe kararmasıyla paralel gittikçe soğumuştu da. bir süre böyle devam etti, bir süre daha devam edecekti. sanırım birkaç saat uykunun içinde olan olmuştu, ben bu gece karanlık ve sessiz ziyaretçimi kabul edecektim. bu gece daha önce pek çalmamış müzikler çalacaktı sabaha kadar ve ben gürültüler içinde kabullenecektim uykuyu, belki de kimselerin anlayamayacağı durumlardan saçma sapan anlamlar çıkaracaktım ve aslında hiçbir şey anlat(a)mıyor olacaktım.

evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir harf vardı parantez içinde, anlamlar değiştirecek biçimde... parantez içine hapsolmuştu, bir de labirent vardı aslında parantez gibi davranan, tekrar tekrar aynı yollardan gittikçe anlamsızlaşıyordu yolculuk, sonra dönüp baktığında geri dönemeyeceğin çıkmazlar beliriyordu. kim bilir ne zamandır anlamsızlıktan kıvranıyordu, kendini değersiz hissediyordu o harf? oysa ki aklı başında insanlar olsaydık bir anlam katabilirdik ona, aklımız başımızda olsa biz de nasiplenirdik o anlamlardan, bir şeyler anlardık. bir turgut uyar, bir can yücel gibi olabilseydik sanki olurdu gibime geliyor ama öyle bir şansım olabilseydi de istemezdim, hepsi tektir, fazlasına gerek yoktur.

dolabımda bir buçuk yıl boyunca her gün yanabilecek kadar çok mum olduğunu hayal ediyorum. çok mum var ama o kadar çok yok, ama olsun, ben yakarım! bir buçuk yıl, iki yıl hatta. bir insan "hayal gücüm geniştir" dediğinde senin aklına olumlu bir ifade geliyor mu? yani 'hayal gücü geniş olmak' tanımı sana hoş, güzel şeyler çağrıştırıyor mu? ben kendi kendimi kendi kendime o şekilde ifade ettiğimde pek de iyi şeyler gelmiyor aklıma nedense? neden? neden gelmiyor?
şöyle açıklayabilirim sanırım:
...
vazgeçtim, açıklamayacağım.

her geçen günün benim için bir değeri var. her geçen saat ve her geçen dakikanın da. saniyelere pek dikkat etmiyorum. daha çok aklımda aylar var. yıllar, yıllar uzun oldukları için pek aklımda yer etmeseler de, şunun şurasında birkaç ay sonra bir adet "yıl" benim için olağanüstü şeyleri ifade edecek hale geliyor. ben o siyah saçlı çıplak kadının koynuna girip çıkarken gerçekten de yuttuğum boyaları rengarenk kusuyorum. uçan balıklar yüzmüyor sadece absent göllerinde, keder dediğim şey değilmiş sadece. uzun. uzun. uzuuuuuuuuun...

korku benim için var. korku var, sön diye. sönebilesin diye. saklanabilesin ve  sobelenebilesin diye. korkmamak mümkün değil. o zaman bilinçaltına işlemiş tüm korkularını çıkar at, çıkar dışarı, tükür, kus, bağır, ne yaparsan yap, kurtul onlardan. kurtulmamız gereken çok şey varken, ilk ondan kurtulmaya ne dersin? bir şey demene gerek yok, hissediyorum. bir şey yapmana da gerek yok, durup düşündüğünde zaten ne yapacağımızı bilebilecek kadar soğuk ve karanlık zihne sahibiz hepimiz.
o zaman bu gece kendimize bir sol anahtarı hediye edelim, susmasın biz yaşadığımız sürece. notalar hediye edelim her gece, yedi gün, yedi nota. bugün salı, bu gece "si" notası... yarın "do", perşembe günü "la" cuma günü "mi", cumartesi "re" pazar "sol" pazartesi "fa" olsun.

unutulmasın bu yaz.

15 02 2012

calése

karakterli dudakları olan kadının izmir'den aldığı tütsü yolda kırılmış, kısa tarafını yaktım ve kahvemi yudumluyorum. bir mum eşlik ediyor ekrandan yayılan solgun ışığa ve ben sanırım oraya bakıyorum. her zamanki gibi sesler çevreliyor beni, sarıyor ve titretiyor. yan tarafta, masanın üzerinde bir şey duruyor ama fazla durmayacak orada. gidecek yarın. ben arkasından bakıp duracağım, düşüneceğim. çok basit bir şey de olabilir, çok karmaşık ya da çok değerli bir şey de... bilmiyorum diyemem ama değerli oluşu ağır basıyor bana göre.

yine zihnimde bir şeyler beliriyor, yine elim kaleme ve gitara gidiyor. yine bir şeyler yazacak ve kaydedeceğim. bu seferki hazırlığım biraz daha farklı, biraz daha içsel ve kişisel başlayacak ama kalabalık bitecek; eğer başarabilirsem, tabi.

bu akşam odamda farklı bir koku var, bazı insanların koku hafızası inanılmazdır, benimki öyle olmasa da iyidir aslında. uzun zamandır unutmadığım kokular var. büyüdüğüm yerde, yaylaya çıkardık bazen, tarlalarda gezerdik, bazen marmaris'te, yol kenarınca uzanan ahududu ve böğürtlen ağaçlarından yayılan kokuyu hiç unutmam. daha içlerde kaktüsler de vardı, boyum kadar, onların da güzel bir kokusu vardır. hiç unutmadığım şaraplar vardır, köy şarapları örneğin ve o şarabı yapan adamın kokusu... yıllar yıllar öncesinden gelen ağır ve tok kelimeler, kulaklarımda yankılanır o kokular gibi. şu an odamı saran koku da öyle, unutamayacağım türden. zaten odamda, unutmak istemediğim kokular gelir burnuma, sık sık. bu odanın içinde kokulardan başka bir sürü şey var, hatırladığım ve onları da unutamam. hepsi, hayatımın en belirgin, en çok hatırlayacağım dönemine aitler.

ikibinli yılların sonbaharında, şu an dinlediğim şarkılarla ilk kez karşılaştığım yere gittim birden bire. uçlu bucaklı bir denizin kenarında, gecenin karanlığında, rüzgara aldırmadan gökyüzünü izliyordum. sayamayacağım kadar çok yıldız vardı, kimbilir ne kadar uzaktaydılar bizden. hatta bir kısmı yok olmuştu bile çoktan. belki de sesi uzayın derinliklerine kadar giden o şarkılar eşliğinde sallanıyor, ritim tutuyorlardı. belki bana çok yakındılar, çok sıcaktılar, belki de beni umursamadan kendi hayatlarını sürdürüyorlardı. sahip olmadıkları kavramlarla kafalarını yormuyor, geçmişi hiç düşünmüyor, geleceği de hiç düşünmüyor, korkmuyorlardı. "an" mı? ondan bile haberleri olduğundan şüpheliyim açıkçası.

bir gün fransa'ya gidersem uğrayacağım iki yer var: barsac ve sauternes. ondan sonra belki paris... henüz yemek yemediğim için şarap içmiyorum, yemekten bir saat kadar sonra içmeye başlayacağım. sonra belki sıcak bir duş alıp kendi köşeme çekilirim. her neyse, barsac ve sauternes, gitmek istediğim yerlerdendi. orada ünlü ve güzel bağlar varmış, üzümün, şarabın kokusu ta uzaktan gelirmiş. oralarda gezip biraz şarap içtikten sonra belki paris'e yollanırım. ama hayır, tek bir şeyi yapmak istemiyorum; "eyfel kulesinin önünde fotoğraf çektirmek"
aslında pisa kulesini tutarmış gibi yapan ya da vücuduyla-eliyle itermiş gibi yapan insanlar daha belirgin bir klişeyi yerine getiriyorlardır muhakkak, lakin eyfel kulesinin benimle beraber kadraja girmesi de bir klişe -bana göre-. eğer olur da bunu yaparsam o fotoğrafları herhangi bir kimseye göstermeyi de düşünmüyorum.

ama eğer yolum kuzey kutbuna, sibirya ya da alaska ya da kanada ya da greenland ya da izlanda'ya düşmüş olsaydı, bir ton fotoğraf çekerdim ve herkese gösterirdim. mesela şöyle;



nasıl? muhteşem değil mi?
tütsüm bitti, kahvem de bitmek üzere. bir sigara daha yakmalıyım...

***

müziğin sesi yükseldikçe etraf daha da sessizleşiyor. bu alışkın olduğum türden bir sessizlik olsa da, artık benim için başka şeyler ifade ediyor. her fırsatta yaklaştığım farklı bir bilincin ürünü bu belki de. aynı anda bu farklı bilinçle beraber uyduruk ve akla gelmeyecek türden bir sıradanlaşma da izliyor hepsini. kaynar suyun çıkardığı buhar gibi karışıyor havaya, rutubet yapıyor, duvarlar boyanıyor ve garip şekiller alıyor, onları geceleri de izleyebiliyorum, sabah daha güneş doğmadan uyandığımda da. dikkatimi dağıtabilecek her şeyin içinde olan bu izler, bu şekiller belki de anlamsızlığın ta kendisini çağrıştırıyor bana. dakikalarca izlemek, dakikalarca aslında düşün(e)meden düşünmek. buzdolabına yöneldiğimde üşüyecekmişim gibi hissediyor oluşumla geliyorum kendime, ama aslında ışıklar yanıyordu, ama aslında çok uzak bir noktada küçücüktük ve aslında nereden başlayacağımı bilmiyordum yeni bir güne. her seferinde tekrar, yeniden öğreniyordum belki de, sandığım gibi olmayacak biliyorum, düşündüğüm gibi olmayacak. ama zaten sıradanlığın açıklamasını yapmayacak kadar buna alışmış insanların yüzüne bakarak ben de alışmıştım etrafımdaki sıradanlığa. işte, sıradan, monoton, her ne şekilde ifade edilirse.... benim içimde var bu, sadece içimde. dışarda bir "ben" yokum, dışarda sadece dışarısı var. çok çok önceleri insanlardan tek istediğim şey, içeriye "dışarıyı" getirmemeleriydi. istemekle ummak arasında kaldığım da olmuştur zaman zaman. belki o zamanlar korkuyordum ama şimdi korku silindi, yerinde başka bir şey kalmadı da, belki yer değiştirdiler, belki sadece bir boşluk var orada.
kendimi zorlasam da zorlamasam da değişmeyecek bu, kendimi zorlasam da zorlamasam da zorlanmaya devam edeceğim. her yeni günün ne kadar zor olduğunu sadece kendime söyleyecek ve kimseye hissettirmeyeceğim, kelimelerim boğuklaşacak, cümlelerim uzayacak, belli zamanlar dışında sadece ben dinleyeceğim ve ben anlayacağım.
bazen yorgun düşeceğim, konuşamayacağım, konuşmaktan yorulacağım. anlatmak istediğim şeyler olacak ve anlatamayacağım, anlayamayacağım. tarifi neredeyse imkansız hisler doğacak içimden, oradan buradan, ne olduğunu düşünecek ya da umursamayacağım, ne olduğunu anlayacak ve "evet" diyeceğim, "anladım".

- dışarda kaldığım her an kendi kendimle boğuşarak geçireceğim zaman dilimleri var, yine dışarda kaldığım zamanların toplamı hayatımın belli bir kısmını işgal ve teşkil edecek, oysa ki yapabileceğim bir şey yok buna karşı. eski bir arkadaşım derdi ki; "birisi için yapamadığın şeylere çok fazla üzülme, üzülsen bile bunu ona belli etme, faydası yok"
doğru, doğru evet ama ben, kişisel olarak bir şey yapmadan durabilen biri olmadım hiç. sadece belli bir dönem bunu yaşadım ama onun dışında hiç böyle bir şeyin olmasını istemedim. ve evet istememiş olmama rağmen yapamamış ve üzülmüştüm, hala yapamıyor ve üzülüyor olabilirim, hala birçok insan için üzülüyor olabilirim. o insanların kim olduklarından ve ne düzeyde üzüldüğümden bahsetmeme gerek yok ancak bunu yaşıyorum. az ya da çok, önemli ya da değil, yaşıyorum ve bu beni rahatsız etmiyor, alışkınım. -

anlamış olmak veya bunu çok fazla düşünmek, çok fazla üzerinde durmak da çok fazla umursadığım bir şey değil ancak bazen bitirdiğim sigaranın hemen ardından bir tane daha yakmam gerekiyor. bunu istediğim için ve 'o' anın içinde olduğum için yapıyorum. kimsenin bir şeyi anlaması ya da anlamlar çıkarması ya da umursamazlık tavrını takınması gerekmiyor değil mi? kendi kendime tekrar tekrar öğretmeye çalıştığım bazı şeyleri oraya buraya not alabilirim. daha fazla özümseyebilmek için tekrar tekrar bakmam, tekrar tekrar duymam gerekebilir. bir fotoğrafa bu yüzden çokça bakar, bir filmi bu yüzden çokça izler, bir şarkıyı bu yüzden çokça dinler, bir yüze, içindeki gözlere, sahip olduğu sıcak ellere, hızla atan kalbine ve saf ruhuna bu yüzden çokça bağlanırım. başkasını- başkalarını da aramam, beklemem, merak etmem. ben kendimi böyle tanımış ve bazı etkilerin tanıyacağım yeni şeyler oluşturmasına izin vermiştim ve bunu yaparken özenli, seçici davranmıştım. benim gibi hiç kimse, bunun zedelenmesini, bozulmasını istemez. en basitinden tekrar tekrar yapmaktan hoşlandığınız şeyleri birinin engellemesini istemezsiniz... bunun gibi bir şey...

-yavaş yavaş eriyip giden mum gibiydi konsantrasyonum. yapabildiği kadar çok yanıyor ve ışık yayıyordu ancak eriyip gidiyordu da. belki onu tekrar büyütmek benim için kolaydı, tekrar konsantre olmak zor bir şey değildi. istediğim de buydu zaten, herhangi bir engel olmadan, uygun şartların oluşmasını bekleyerek konsantre olmak. sık sık çıktığım o yolculuğa çıkmak ve kendimi oralarda bir yerlerde kaybetmek. kimi zaman içerde, kimi zaman dışarda, bazen farkedilerek, bazen farkedilmeden, bazen orada olduğumu belli ederek, bazen de etmeyerek ilerlemek, süzülmek, yol almak, dönüp dolaşıp aynı bedenin içinde uykuya dalmak; başka bir yolculuğa çıkmak, kimi zaman içerde, kimi zaman dışarda...-

nerede ve nasıl olduklarını farketmemiş olsalar bile, onları merak edenler, inceleyenler, hakkında konuşanlar var. bariz ve benzersiz bilince sahip olmaları, onların çevredeki hiçbir şeyden etkilenmeden döngülerine devam ettiklerini gösterse de aslında kendi içlerinde nasıl yaşadıklarını merak ediyorlar. benim gibi bir sürü akıl, bir sürü meraklı göz düşünüyor, izliyor onları. bahsettiğim özneler, söz konusu nitelikteki canlı-cansız her şeyi kapsıyor, akıl almaz uzunlukta bir listenin içindeler. onları baştan sona saymak bir ömürden fazlasını gerektirir belki de.
bazen insan kendini böyle hissedebilir bence. süregelen döngüsünden ayrılmayan, doğası gereği ne yapması gerekiyorsa aksatmadan yapan bir şey gibi. tanrı da bunların içindedir belki... dilini bildiğimiz ama her zaman konuşamadığımız, konuştuğumuzda ağzımızdan(?!) birkaç kelimenin zor çıktığı bir dil. bunu farkedince yazmayı denedik ama bir de baktık ki, kalemimizi unutmuşuz... konuşabilseydik ya da yazabilseydik, vereceğimiz mesaj ne olurdu? ne kadar çok sayfayı dolduracağını bile bilmediğimiz, bitmek bilmeyen isteklerimiz, dileklerimiz, öfkemiz, üzüntülerimiz, meraklarımızla beraber sorularımız, küfürlerimiz, sitemlerimiz, anlamsız cümlelerimiz... hangi biri? aa, tek bir cümle hakkımız mı varmış? kalsın, kalsın...

- yaklaş, yakında mısın? duyabiliyor musun? görebiliyor musun? evet mi, hayır mı? ilgilenmiyor musun? o zaman bir bak, bir kere olsun bak. bakabildiğin en uzak noktaya bak ve sonra dön geri. hala döndüğün yerde misin? ellerini, yumruklarını niye sıkmışsın? yeni mi uyandın yoksa uykundan? gözlerin mi acıyor? çok uzağa baktığın için mi yoksa yeni uyandığın için mi? çok mu karanlık? bir şey söylemeyeceksen eğer, bir şey söyle. yorgun musun? gel, otur, dinlen biraz. nasılsın? çok mu aydınlık? perdeyi çekmemi ister misin? perdeyi çekmemi uzaklara bakmak istemediğin için mi yoksa ışık gözlerini aldığı için mi istiyorsun? soğuk mu? sobayı yakmamı ister misin? belki de sıcak bir çay, bir kahve ya da çorba içmek istersin? aç mısın?

yalnız mısın?

-

durup düşünürken, bazı şeylere müdahele etmek ister insan, bir şeylere hakim olmak ister günümüz insanı. bir etki bırakmak, çevrelemek, tutmak ister. zaman geçtikçe, kişiye göre değişir bunun etkisi. çoğalır ya da azalır, sonuçta insan büyüdükçe sahip olduğu bilinç daha çok oturuyor ve daha farklı yollara ayrılabiliyor. bazen insanın bazen de hayatın çizdiği o yollardan gitmek isteyebiliyor insan. bazen gitmek istemiyor, sürükleniyor olsa da gittiği bir yol, gittiği yollar var. kafasının içinde dönüp dolanan düşünceler de o yollara benziyor. "basit" diyebilirsiniz onlara, "karmaşık" diyebilirsiniz onlara, "önemsiz" de diyebilirsiniz, "değerli" de. evet, ne klişedir ki vardır bunlar ve ben bunlardan bahsetmek istemiyorum.

- biter -

13 02 2012

sen hiç

kiremitlerin üzerinde çırılçıplak yürüdün mü bir gece vakti, hem de hava yağmurluyken? renklerine inat etmiş gri yansımalar sıçrattın mı etrafa? uzun cümleler kurdun mu boşluğa hiç durmadan, yanıldığını düşünsen bile sustun mu saatlerce?
yatağına uzanmadan uyumak nasıl bir şeydir ki, hiç düşünmüş müydün? ivan ilyiç'in ölümüne üzülmüş müydün küçüklüğünde, gençliğinde?
suların kendi kendini yuttuğu toprakların kenarında oturuyordum, kalktım, yürüdüm biraz. karanlığı delip geçmek istercesine saatlerce gökyüzünde asılı kalan ayın yüzüne bile bakmadım.
-sabah oldu...
"bir sineğin ikide bir çarptığı camın arkasından, uyuşuk gibi duran tepelere bakıyorum. rüzgar, yüklü bulutları peşine takmış, inleye inleye çekiyor. bunların gölgeleri de ovanın üzerinden kayıp gidiyor. bu ölüm sessizliği herkesin ilk gök gürültüsünü beklediğini gösterir. otuz yıl önce buna benzer iç karartıcı bir yaz günü "bağ korkuyor..." demişti.
bu defteri yine açtım. yazı benim yazım. harfleri, serçe parmağımın tırnağıyla satırların altına da bıraktığım izi çok yakından inceliyorum. bu hikayeyi sonuna dek anlatacağım. bunu kime vereceğimi biliyorum, bu açıklamanın yapılmış olması gerekiyordu. fakat içinden, okumak gücünü kendilerinde bulamayacakları, birçok sayfaları çıkarıp atmam gerekiyor. kendim bile bir solukta okuyamıyorum onları. her an duraklayıp yüzümü ellerimin içine saklıyorum. işte bir insan, insanlar arasında bir insan, işte ben. suratıma tükürseniz haklısınız ama yine de varım ben..."

pislik insanın üstünde görünmez. pislik içimizdedir, zihnimizdedir, damarlarımızda dolanır, beyin kıvrımlarımızda, çükümüzde, kukumuzda, anüsümüzde, mememizde, dudaklarımızda, gözlerimizde, parmak uçlarımızda... saçlarımızda çok vardır ama bazen kulaklarımızda. kimi zaman ellerimizle sıyırıp atmaya eriniriz, yüzümüze tükürseler haklılardır çünkü insanız ve varız.

yolun kenarında yatarız, yollar izlerimizi taşır. duygularımızı dökeriz yollara, düşe kalka, sürüne sürüne gideriz durmadan. zenginleşmek miydi derdimiz, yoksa gösteriş peşinde miydik? hayır hayır, bunun bir cevabı olmamalı.
aslında bu durumu şu mısralarla ifade edebilecek kadar hür düşünceye sahip olmak isterdim:

"gökler gibi gürledim
yerler gibi inledim
çaylar gibi çağladım
aktım bir dağ içinde"

öncesini ve sonrasını bir kenara bırak, zaten öncesi ve sonrası çok da anlamlı olmayacağı için bu dört satır duruyor yukarıda. sadece bilmek istersin diye söyledim.

bir rüya gördüm, sen hiç böyle bir rüya görmüş müydün?

- rüya boyunca olduğum yerde duruyorum ve bir sürü şey akıyor etrafımdan. hiçbir şey yapmıyorum, öylece duruyorum. zaman akıyor, insanlar geçip gidiyor yanımdan, ağaçlar büyüyor, çiçekler soluyor, güneş doğup batıyor, yağmur yağıyor, kar yağıyor, buz tutuyor, sis oluyor, tekrar güneş doğuyor, tekrar insanlar geçiyor etrafımdan, binalar yükseliyor, otomobiller vızır vızır, kediler köpekler dolanıyor paçalarımda, başıma bir kuş konuyor, bir diğeri omzuma sıçıyor, yerde çöpler birikmiş, yapraklar solmuş, olduğum yerde durmuş izliyorum. sesler, gürültüler, gölgeler, ışıklar,... sonra her şey yavaş yavaş kayboluyor, siliniyor... uyanıyorum.
bir çağı, bir ömürler döngüsünü yaşıyorum sanki hiç durmadan...

uyandığımdaysa zihnimde beliren sert düşünceleri tartıyorum. gündüz ya da gece farketmiyor, kendime yakın ya da yabancı oluşum da farketmiyor, kendimi korumaya almışım ya da gardım düşmüş, hiç etki etmiyor. masamın üzerinde bir tane sigara var, yanmıyor, bir tane de kültablasında var, yanıyor, hiç farketmiyor. sessizlik...

serüvenler, maceralar, heyecan, akıp giden zamanlar ve durup düşündüğümde elimde ne olduğunu görmem; acizlikler. elimi de kolumu da ayağımı da bağlayan, dayanıklılığımı örseleyen, her an yaşadığım acizlikler. oysa ki özgür olmak isteği içinde yanıp tutuşmuştuk sadece. derdimiz siyaset ya da iktidar değildi, özgürlüğümüzün peşindeydik biz. hiç gerek yoktu bizi damgalamanıza, aşağılamanıza, hor görmenize. içimizde çiçekler açıyordu aslında, hiç batmayan güneşlerimiz vardı, düşüncelerimiz pislenmemişti daha. geçmişle gelecek arasında çok büyük bir uçurum yoktu, ne çok antikaydık ne de çok teknolojik. dengeliydik, dengedeydik, sizin bir adım bile atamayacağınız iplerin üzerinde taklalar, saltolar atardık. kimi zaman vurarak, kimi zaman gıdıklayarak düşürmeye çalıştınız bizi o yüksekliklerden. istemediniz o kadar yukarıda olalım, istemediniz o kadar çok şey öğrenelim, herkese anlatalım. niye? niye susturdunuz bizi?
şimdi ben evimi sırtıma alıp yürümeye başlasam, nereye kadar gidebilirim ki? başımı sokacağım her mağarayı, içine gireceğim her denizi, üzerinde yürüyeceğim her tarlayı paranın esiri yapmışsınız ki, bir de "çirkin olanı değiştirme, güzelleştirme" kisvesi altında yolumuzu kapatıyorsunuz.
size öfkeleniyoruz, size öfkeliyiz.  ne var ki, öfkemizi kontrol edebiliyoruz.

masamın üzerinde bir de, eski bir fotoğraf makinesi duruyor. benim için çok değerli bir şey o. önümüzdeki haftalarda elimden pek düşeceğe benzemiyor. ben O'nu besleyeceğim, O beni besleyecek. biz aç kalmayız, merak etmeyin.

ilaçlarla ve doktorlarla aram pek iyi değildir. aslında ilaçlarla aram hiç iyi değildir, doktorlara kıyasla... doktorlardan nefret etmem ama ilaçlardan nefret ederim. hayatım boyunca çok nadirdir ilaç içmişliğim... bu bir övünç meselesi değil, bu bir alışkanlık, bu bir kendi kendinelik. yine masamın üzerinde duran, ilaç kutusuna takılıyor gözüm. bir sürü yazılar yazıyor etrafında, anlasam da anlamasam da umursamıyorum ama ne zaman görsem, midemde bir ağrı hissediyorum. oysa ki dün gece bu sabah yollardaydım. boynum ağrıyor, birazdan uzanacağım ve muhtemelen uyuyacağım. zihnimdeki, hayata ve insanlara karşı nötr olan bölgelerin kendini biraz daha göstermesini bekleyeceğim. bununla bağlantılı olabilecek bir şeyden daha bahsedeceğim;
insan bir şeyler öğrendiğinde bundan mutlu olur ve genelde pişmanlık duymaz. tabi kastettiğim şeyin sistematik ya da zorunlu-bilimsel olmadığını da eklemek isterim, keza şunu hepimiz söylemişizdir: "peki bu bilgi gerçek hayatta ne işime yarayacak?"
böyle bir şey değil de, daha farklı, daha soyut, somut da olsa tamamen somut değil, soyut tarafları da olan güzel şeyler... işte ben onlardan birini öğrenmiş olmaktan çok memnunum; meditasyon.
normalde insanların çok fazla yaşamadığı "zen anları"nı sık sık yaşamama olanak sağlamakla kalmamış, birçok noktada kendi kendimi tedavi etmeme yardımcı olmuştur. ha, ne kadar nereye kadar yardımcı olduğunu soracak olursanız, ben de bilmiyorum derim. ama direnebildiğim kadar direniyorum sentetik şeylere, doğal olmayana, kimyasala.

şimdi dinlenme ve hatta uyku zamanı.

"the boogeymen are coming
keep your head down, go to sleep, to the rhythm of a war drums
go back to sleep..."

19 01 2012

Hrant ses-siz

video


Kardeşimsin Hrant.

Video - Erhan Arık
Edit - Alper Şen
Music- Kardeş Türküler

17 01 2012

acıyor

pencereyi açtım. yanaklarımda kristaller oluşsun diye. zaten üşüyorum, belki soğukta uyuyabilirim, belki duyabilirim kendi hıçkırıklarımı. acıyor ellerim, herhangi bir şeye dokunduğumda. kaleme, deftere, ışığa... kapattım perdeleri, bekledim. kırılsın istedim kemiklerim teker teker, acıtsın içten içe. biri öldürsün beni. ama binlerce kere ölmek, binlerce kere dirilmek istemiyorum.
üşüyorum. kar yağmıyor. dışarısı beyaz değil, kapkaranlık her şey.
gözlerim görmüyor, kulaklarım duymuyor, tenimden akıp giden buz damlalarını zorlukla hissediyorum, tütünüm sönmek üzere, bir katran düğümü atmış ucuna, bitmeyen cümleler yakıyor onu.
yollar benim, yürürüm. bir kısmınız bilmez sokak çocuklarıyla kartopu oynamanın ne kadar keyifli bir şey olduğunu. sonra bakkaldan çikolata alıp O'nlara, daha fazla izlemek gülümseyişlerini. kardan bembeyaz olmuş saçlarına dokunduğumda ellerim nasıl da ısınır, arkamı dönüp giderim.
gece olur, uyku çatar, dümdüz bırakırım kendimi uzandığın yere, uyku kokar aylar sonra bile, burnum kaşınır biraz, sonra uyurum. geceler kara tren, titretir duvarlarımı, olur da yüzüme bakmaz diye koymadım bir resmini odama. olur da rüyamda görürüm diye bakmadım yüzüne, kapattım gözlerimi uyudum. gezdim diyar diyar.
"kendi ruhlarında ve kendi vücutlarında bilinmez şeyler bulan o utanmaz karakaygı kaşifleri gibiydim."
gittikçe daha fazla gördüm yüzünü, gittikçe daha karanlığa ve derine gitti yüzün. peşinden geldim. gelmek istedim. gitmek istedim. "gelme" demedin, "gitme" dedin, "kalma" demedin, " " dedin. gittim, gidemedim, peşimi bırakmadı, uyanamadım.
dumanlar altında uyandım hep, güneşin doğmadığını düşünüp tekrar uyudum. uykum derindir bilirsin, top atsan uyanmam. ama kalbinin atışlarına uyandım. her sabah.
yanımda sadece ben vardı, bana bakıyordu, gülüyürdu da biraz, bilmiyorum neden. saat yoktu odamda ama farkındaydım, zaman geçiyordu. yazdığım her kelime, bir saniyeye bedeldi. okuduğum her kelime, aylara, yıllara. her düşünüşümde, içim ürperiyordu, düşünüyordum. üstüne gittikçe ıslanıyordu saçlarım, mektuplarımı saklıyordum kitapların arasına, olur da kapıdan içeri girersin diye, olur da açarsan kapıyı, beni böyle görme diye traş oluyordum her sabah.
sakallarıma akıyor damlalar, sakallarımı besliyorlar. çiçek açıyor yanaklarım, dikenleri batıyor. gözlerimle beraber ağlıyor yüzüm, kankırmızı, haykırmadan titretiyorum camları, haykırmadan inliyorum, durmadan, beklemeksizin, parmak uçlarımdan fırlıyor sinirlerim, her şey karışıyor birbirine.
başımı önüme eğiyorum bu suçluluktan, bu sessizlikte bile duyuyorum seslerini. sessiz. hiç bu kadar sessiz olmamıştı. hiç bu kadar... yıllarım sessizlikle geçmiş olsa bile...
yanaklarımdaki kristaller batıyor tenime, dikenler yetmiyormuş gibi. hani derler ya, "insan acı çektiği sürece yaşadığının farkında olurmuş" diye. neyin farkında olduğumu bile bilmiyorum. bekliyorum, sancılı, melodisiz, mat akşamlar geçip gitsin diye. sabrediyorum çünkü başka bir şeyim yok. sahip olduğum başka bir şey yok, kendimden başka, sevgimden başka. ruhumdan başka. sabrımdan başka. gözyaşlarımdan başka.

ne zamandır hatırlamazdım böyle çaresiz, böyle umutsuz, böyle sessiz oluşları. ne zamandır hissetmezdim oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi. ne zamandır beklerdim, o gemi bir gün gelecek diye. geldi, geliyor, yanaştı, içinde sen vardın, peki gittin mi? peki ben mi gittim? kim, nerede? beklemeye devam etmeliyim. yürümeye devam etmeliyim. dışarı çıktım, bahçeye doğru ilerledim. buralara geldiğimde bir fidan vardı yan bahçede, şimdi göğe değiyor başı. büyümüş yıllar sonra. ben hala aynıyım. ben hala olduğum yerde, bu soğuk, bu sessiz, bu acı dolu yerde bekliyorum seni.
güçsüz mü görünüyorum oradan bakınca? doğrudur. çok mu güçlüyüm peki? doğrudur. güçlü olmak istiyor muyum peki? yanlıştır. daha parmağını kaldırmadan ağlarım. dokunduğunda kendine vurmuş gibi hissedersin. ağırım belki de fazlaca. oysa ki sıskayımdır bilirsin, hep bir şeyler yedirmek istesin bana, hep beslemek istersin beni. çığlıklar besliyor beni. tekrar tekrar dolduruyor. geçici olarak donduruyor hayatımı, sonra tekrar besliyor.
hissediyorum hep. anlıyorum. farkediyorum. ama düşünemiyorum. anlam veremiyorum. anlayamıyorum. anlayamam, senin gibi ağlayamam, benim ağlayışım başkadır. kimse için ağlamadım yıllardır. yaşayan hiçkimse için. gözlerim reddetti bir damla dökmeyi. ama şimdi beni ağlatıyorsun çocuk! fakat rahatsız değilim, yap. içim ısınıyor bu kan donduran odada. kulaklarımdan içeri giren sesler bile soğuk bu akşam. kulaklarım bile ağlıyor bu akşam. ne zaman baksam gözlerine, ne zaman hatırlasam o çocuk gülüşünü, hareket ediyor ellerim, dokunmaya çalışıyor gözlerim kapalı, dokunmuyor hiçbir şeye... bir boğazımdan geçen şarabı hissediyorum, bir de bana dokunan parmaklarını. kelime dağarcığım bile donuyor, başka kelime bulamıyorum. yamuk bakıyorum her şeye, imdadıma yetişiyor geçmiş zamandan nağmeler;


"aşıkın gamzenle pek yandı dil-i gam haresi
cana tesir etti canâ tir-i müjgân yaresi
olmaz âlemde gönül budur aşkın çaresi
kalmadı sabra kararım gayri ey mehparesi

gelince vad-i visale bahaneler söyler
o şah-ı kişver-i hüsn bahaneler söyler
tel ehl-i dâmına dil bestedir ki tamburun
birer suhani aşkı dâneler söyler

gör halimi canâ bana çeşmin neler etti
tiğ-i elemin ta ciğerlerimden güzer etti
çeşmanımı âlûde-i hun-i ciğer etti
senden dil-i biçareciğim kâm alacak mı?
ta vuslatımız ta dem-i haşre kalacak mı?"



dokundu durdu yüreğime, yaktı da yaktı beni.
sonra yine sessizlik kapladı ortalığı. yürüdüm, normalde daha hızlı yürüyebilecekken, kara batıyordu ayaklarım. ıslandılar. balıklar yüzüyordu çevremde, dönüp duruyordum, savruluyordum bir oraya, bir buraya. karanlık denizin dalgaları üstüme çıkıyordu inatla, ben aşmaya çalıştıkça büyüyorlardı, bir an için gökyüzünü, yıldızları gördüğümü sanmıştım ama...
gözlerimi açmış mıydım, yoksa kapalılar mıydı, anlayamıyordum ki. kapkaranlık... ışık yok, hareket yok, balıklar da gitmişti. oysa ki ne güzeldi o yolculuk, gökyüzünden düşüp omzuna, karışmak saçlarına, teninin sıcaklığında eriyip gitmek, sırtından akıp kalçalarının boğumlarından geçtikten sonra bacaklarından aşağı inip ayaklarını gıdıklamak... tenin hala sıcak, biliyorum. nedenini de biliyorum ama söyleyemem. ağzımdan dökülen her kelime ruhumu da döker dışarı. ağzımdan çıkan her kelime parça parça azaltır, yok eder beni. yok olmaktan korkmuyorum, hayır! ama içimde sen varken, olmaz. seni de kendimle beraber yok edemem.
ne kadar acıyor olsa da olsun, ne kadar acıtıyor da olsun, haklılar. acıdıkça hayatta olduğumun farkına varıyorum ve bunu seninle birlikte farkediyor olmanın verdiği buruk gururla, gülümsüyorum tüm acılara.
hani cesurdum ben, hani hiçbir şey yıkamazdı, hani hiçbir şeyden korkmazdım, kendimden bile? şimdi korkuyor muyum? hayır. uzakta değilim, kaçmıyorum korkularımdan, yaşamak zorunda olduğum ve olacağım hiçbir şeyden kaçmıyorum. kendi deliliğimden bile. vücudumun her noktasında hissediyorum nasıl battığını, zırhımı nasıl deldiğini, nasıl kararttığını gözlerimi. ama korkmuyorum! ne şekilde olursa olsun dokunabileceğim sana, bunu biliyorum. bunu düşünüyorum.
konuşamıyorum. boğazımda bir yumru, susuyorum. boğuyor beni, konuşmak bir kenara, nefesimi kesiyor. ben konuşmaya çalışmıyorum, bir nefes daha alsam mis kokan teninden, bir defa daha içime çeksem gözlerimi kapatıp, bir kez daha...
dönüp duruyor dünya etrafımda, dönüyor durmadan. geçip gidiyor günler. günler uzun. günler acıyla dolu. dünler gibi, günler uzun. günler yemyeşil acıyla dolu. oldukça uzun. saçların kadar uzunlar, saçların gibi dalgalı, saçların gibi kıvırcık, ama saçların güzel.
ayakların hele, minicik... bebek ayakları gibi, pıtır pıtır yürür gelirlerdi bana. tutup öperdim içimden, tutum öperdim dudaklarımdan kalbime kadar, varlığımı kanıtlayan ne varsa, hepsiyle, her şeyimle. parmakların ne de güzeldir, örgüler örerdi bana, yemekler yapardı, bensizken bile bir kestane fazladan atardı sobanın üstüne. aman dikkat et, yanmasın parmakların, kıyamam. ben yanayım seni ısıtan ateşlerde, ben yanayım ki ısınsın için, üşüyüp hasta olmayasın. bilirim nasıl da öksürürsün sessiz gecelerin boşluğuna, nasıl da ağlar ciğerlerin, aman ağlamasınlar, dur üstünü örteyim, varsın derim üşüsün, dert değil. sen üşüme yeter ki. üzülürüm.
kalk bir tas çorba içireyim sana, ama dur, önce patiklerini giydireyim güzel bebek ayaklarına. hırkanı giydirirken sarılayım sıcak bedenine, dolayayım kollarımı sonsuza kadar. gitme sonsuzluğumdan, o güzel ayakların götürmesin seni benden, o güzel minik ellerine değmesin gözyaşların, bana bakarken ağlasın sadece güzel gözlerin... sus istersen sonsuza kadar, ben anlarım. söylemesen de anlarım, düşünme anlayamayacağımı. üzülürüm. ben üzüldüm diye üzülürsün, üzülme.
ne demiş münevver, nazım'a?
"dertlerimi aklında tutma, unut. beni unutma..."
buralarda yine gece oldu bir tanem. buralara yine gökyüzü döküldü. buralar yine sessiz. buralar sen dolu, sen kokuyor, sen konuşuyor, sen duyuyor buralar, sen ağlıyor ve sen susuyor burada. dışarıda sensizlik esiyor bu gece ve sensizlik yağıyor çıplak omuzlarıma. derimin altında yürüyüp yayılıyorlar bedenime, bakışlarım buluşamıyor bakışlarınla. bekliyorum, bekledikçe çoğalıyor kelimelerim, bitmiyor cümlelerim, zamanım tükendikçe uzuyor ömrüm. tut bir kenarından, tut da gitmesin uçurumlara, düşmesin boşluklara, uzat elini hadi, yara bere içinde de olsa ellerim, tutarım. boncuk boncuk bakar kara gözlerin, neler neler anlatırlar bir bilsen. bak bana, bakma bana öyle. bir yanım alev alev yanar, bir yanım buz tutar gündüzsüz gecesiz.

gitme benden, ölürüm. öyle ölmem de, böyle ölürüm.
gitme, acırım. öyle acımam da, böyle acırım.
bırakma ellerimi.

14 01 2012

olaylarolaylar

bir dönem sigarayı bırakır bırakır tekrar başlardım. böyle bir ay, bazen iki ay filan içmezdim hiç. sonra tekrar başlardım. neden bırakıp neden başladığımı bilmiyorum; belki irademi test etmek için belki de murphy'i haklı çıkarmak için. çünkü ne zaman bıraksam, akabinde can sıkıcı süreçler içine giriyordum, "hay sikicem ama yaa!" diyerek bozuk atıyor, bir yandan da sigara içmeye başlıyordum tekrar.
geçenlerde bilgisayardan biraz daha uzak kalmak istediğimden bahsetmiştim, belki bir takıntı haline gelmişti bu konu. bilgisayar başında fazla zaman geçirdiğimi düşünüyordum, çalışırken zaten bilgisayar başındaydım, evde de bilgisayar başında vakit öldürüyor olmaktan yakınıyordum. artı üzerime bir üşengeçlik çökmüştü ya hani, aslında onun sebebi başka.
her neyse, tam da bu bilgisayar- internet konusunu düşünüyordum ki, murphy yine çıktı ortaya. iki haftaya yakın süredir sürekli bilgisayar başında, sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda kaldım sağolsun. sabah işe git, gece eve gel, at kendini yatağa, uyan, tekrar, hobaaa
uzun zamandır haber alamadığım murphy yine ortaya çıkıp sevindirdi(!) beni. sıkıyorsa karşıma çıksın, alayım boyunun ölçüsünü?
neyse, bunu geçelim.
çeşitli rahatsızlıklarım olduğu doğrudur, evet. basitinden başlayacağım.
aslında bilgisayar veya internet, veya teknoloji, bu türden şeylerin hayatımızı nasıl değiştirdiğini binlerce kere işlemiştir insanoğlu. ben şu an bundan bahsetmeyeceğim, sadece gözlemlediğim bazı farklılıklar var, onlardan bahsedeceğim.
takıntı haline gelmiş bazı şeyler var, misal "haber alma özgürlüğü"
evet bu iyi, güzel bir şey. haber alabildiğimiz, bildiğimiz şeyler bizim için sıradan değil, değerli ve önemli şeyler. evet bazen haber alma özgürlüğümüzün olmadığını düşünüyorum ama buna iki yönlü bakmak istiyorum;
haber çeşitliliği ve sıklığıyla haberin insana ulaşma süresi arasında bir bağlantı var. çok sık eve çeşitli şekilde haber alabilmemiz mümkün, hem de anında. evet bazen gazetelerde ya da televizyonlarda görmediğimiz bir şeyi internette görme şansımız var.
peki ya reaksiyonlar? ne tür reaksiyonlara sahibiz?
internetin bu kadar etkin olmadığı dönemlerde haber almanın niteliği oldukça yavaş ve zayıftı. 20. yüzyılın ortalarında sadece gazeteler ve radyolar, son çeyreğinde tek kanallı da olsa televizyon, haberin ve haber almanın niteliğini bir miktar değiştirdi. bu değişim oldukça yavaş gelişmiş olsa da, çeşitli yan faktörlerle desteklendi. uydu sistemleri, el altından ya da sokaklarda dağıtılan gazeteler, kişisel radyolar, fanzinler, dergiler vs. derken basın ve televizyon tam anlamıyla bir "mecra" haline geldi. şimdi basın can çekişiyor çünkü aynısının "daha iyisi" internette var, hem de çok çeşitli ve hızlı.
televizyonun da kaderi buna benzeyecek, "gelişmiş" ülkelerin "gelişmiş" kısımlarında televizyona olan rağbet, bu ülkelerin "gelişmemiş" kısımları ve "gelişmemiş" ülkelerdeki rağbete oranla çok daha düşük. neden? çünkü internet var. istediğini izliyorsun, istediğini izlemiyorsun. bir programa ya da akışa bağımlı değilsin, sen ne istersen o.
gazeteler internete taşındı, insanlar da öyle. hangimiz evimize gazete alıyoruz?
radyolar da internete taşındı, artık radyoyla ilgili teknik bilgi sahibi olmadan da "radyo" yayını yapabilirsiniz. ister tek başına, ister arkadaşlarınızla ya da ufak bir organizasyon dahilinde...
hangimiz radyo dinliyoruz?
eskiden, derslerimizi sevdiğimiz program çıkmadan önce bitirir, sobanın önüne uzanır, ışıkları kapatırdık. trt'de melon şapka vardı misal, güzel programdı. hoş şiirler, hoş şarkılar eşliğinde uyuyakalana kadar dinlerdik. ben radyoyu arayıp "firuze"yi isterdim, ablam sever, dinler diye. ya da roxette çalmaya başladığında koşa koşa ablamı arardım, gelsin dinlesin, sever diye.
peki ben şimdi radyo dinliyor muyum? hayır. çalışmaya ara verdiğimde, sigara içtiğimiz odada sürekli açık olan bir radyo var, orada da eksen çalıyor sürekli. belki o zaman bir beş-on dakika kadar dinliyorum ama evde ya da ofiste dinlediğim müzikten pek bir farkı yok zaten.
gazete alıyor muyum peki? hayır. ama annem hala alıyor.
televizyon da izlemiyorum....
peki haber almanın niteliği insanların reaksiyonlarında nasıl bir değişim yarattı?
genellikle hızlı reaksiyon gösteriyoruz. bazı şeyleri hızlı yorumluyoruz. belki de buna zorunluyuz çünkü neyi nasıl kabul edeceğimizden tam olarak emin değiliz. çünkü çok fazla çeşit var, çok fazla erişim var, çok kafadan çok ses çıkıyor ve hangisine itimat edeceğimizden emin değiliz. artı teknoloji bu, çok kolay hile yapabiliyorsun. birgün bir gazetenin sitesini ele geçirsen, ne eğlence çıkarırdın değil mi? ben olsam çıkarırdım.
bu hızlı reaksiyon, özellikle somut olarak yapabileceğimiz bir şey olmadığı zamanlarda fazlasıyla karşılaştığımız bir şey. öncelikle bir örnek vereyim, Van depreminde verdiğimiz reaksiyonlar buna dahil değil. oradaki tepki, yardımlaşma, haberleşme ciddi anlamda iyiydi ve aslında internetin temelinde yer alan "haberleşme"ye uygun düzeydeydi. bunu suistimal eden insanlar yok muydu peki? belki siz karşılaşmadınız ama ben bakındım, karşılaştım, bunu suistimal eden çok insan vardı ve birçoğu ne yaptığını bilmiyor, ne yaptığını görenler ise bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu.
suistimal.
haber alma özgürlüğü kadar haberleşme özgürlüğü de önemli. haberleşme, organize olunduğu zaman en doğru şekilde gerçekleşir.
Van depreminde yaptıklarımızı yapamayacağımız durumlar oluyor. örneğin geçenlerde şununla karşılaştım; evet ben de merak ettim, bunun bir haber değeri yok mu?
bu konu twitter'da, sözlüklerde, facebook'ta ne kadar konuşuldu, tartışıldı? sempatizanlık veya değil, farketmez, şöyle bir bak yeter... bence haber değeri vardı ama yine tahmin ediyorum ki şöyle olacaktı:
haber twitter'da, sözlüklerde, haber sitelerinde ve facebook'ta  vb. yerlerde yayılacaktı, top trend olacaktı, bir sürü like alacaktı, onlarca yüzlerce entry, yorum yapılacaktı,
ve öylece kalacaktı.
değişen ne olacaktı? haberi aldık, düşündük, belki yorum yaptık ya da insanları ateşledik, beğendik, hoşumuza gitmedi, canımız sıkıldı, ya da bir şey ifade etmedi...
yine buna örnek olmayacak bir örnek vereyim:
22 ağustos 2011 tarihinde devreye girecek olan o "filtre"den bahsedildiğinde, buna karşı çıkan insanlar nasıl organize oldular? yüzlerce insan taksim meydanına tesadüfen mi geldi? hayır. zaman vardı ve birçok şey ince elenip sık dokunmuştu. o yürüyüş, o eylem ciddi anlamda başarılıydı. belki hala engellenmiş içerik vardır ancak filtre henüz yok.
bu konuda kararsızlıktan çok, pek de haz etmediğim ama kullanmaktan da geri kalmadığım bir şeyi, interneti savunuyordum ben de. çünkü internet haberleşmenin bir parçası bana göre.
hayatın içine fazla girmemesi gereken, benzeri diğer şeyleri öldürmemesi gereken bir şey.
ama aynı zamanda kısıtlanmaması da gerekiyor.
fakat şöyle de bir şey var ki, internetin yasaları, günümüz yasalarından çok farklı işliyor.
hem yasaları koyanlar, hem de bizim tarafımızdan bakıldığında, arada çok büyük uçurumlar var.

önceden halk evleri, öğrenci birlikleri vardı mesela. bir haber alındıysa organize olunur, harekete geçilirdi. herkes konuşur, fikir alışverişi yapılır, gelenler gelir, aynı fikirde olmayanlar kalmaz, onlar da gelirdi. şimdi böyle bir şeyin olması çok zor çünkü kimse "aynı fikir"de değil. herkes farklı düşünüyor, herkes sadece kendisine ait olan bu alanda, kendi düdüğünü öttürüyor. beğenmekte ya da karşı çıkmakta bir şey yok ama kendi fikrini ifade etme noktasına geldiğinde; beğendiğin ya da karşı çıktığın şeyin aynısını söylüyor olmak, biraz "kirlilik" yaratmıyor mu sizce de?
ya da bazı şeyleri bu yoldan yaşamak, duyguları öldürmüyor mu? artık insanlar mesajla ilişki bitiriyor, internete girip "google"da
-güzel cümleler
diye aratıp facebook'ta paylaşıyor, binlerce kere karşılaştığın şarkı haydi yallah bir daha,
ya da birinin-birilerini eurovision'a gönderilecek olması haber olduğunda her bilgisayarda o biri-birileri çalmıyor mu? tamam her bilgisayarda çalmıyordur ama büyük kısmında?
kavgalar telefonlarda, maillerde yapılıyor, klavyeler tıkır tıkır çalışıyorsa? msn'de insanlar gülerken salndalyeden kaydfıyorlarsa?
bir şeye sahip olduğumuzu, onu bildiğimizi, dinlediğimizi, anladığımızı, benimsediğimizi göstermek için ne kadar meraklıyız, bu nasıl bir egonun ürünüdür?
açıkçası ben bundan rahatsızım. bunu hissettiğim, farkettiğim anda kendime "dur" dedim.
bir zamanlar öldürmek için çabaladığım ve başardığım (başardığımı düşünüyorum evet) egomun gizli gizli tekrar hortlamaya başladığını hissettim. bunu burada anlatmak yerine bilmemkaç takipçim olan başka bir sitede anlatabilirdim, bu kadar uzun yazıyı bir iki kişi dışında hiiiçkimse okumazdı ama. yaaa.
artı burada bahsettiğim çok çok farklı bir şey, oradaki formata uygun değil. bilmiyorum belki sadece test etmek için yayınlayabilirim. ortalarına sonlarına bir yerlere de "okuduğunuz için teşekkür ederim, okumayanların da amına koyayım!" diye not da düşebilirim.
işte böyle ikiyüzlü, böyle çok çeşitli, böyle olmadığımız insanlar haline geldiğimiz, geleceğimiz, bizi zorlayan bir yer internet. kullanım amacı vs. hepsini çoktan geçtim çünkü artık bir amacı olmadığını görmek mümkün.
belki yarın öbür gün büyük hadron çarpıştırıcısı tekrar çalışsa, bu olayla ilgili haberleri ve atraksiyonları izleyebileceğim tek yer internet olacaktı evet. televizyonda, uydu kanallarını şöyle bir karıştırsam belki birkaç kanalda da yayınlandığını görecektim ama bu bir tercih meselesi, aynı zamanda internette başka sitelerden de bilgi alıp ne olduğunu-olacağını anlayabilmek için televizyon başına geçmeyecektim.
ama aynı zamanda şöyle bir şey var; insanlar bunu binlerce kere "paylaştılar" ama olsun;
görselini filan bulamadım ama özetle şöyle bir şeydi:
"fotoğrafçı değilsin, yazar değilsin, şair değilsin, ressam değilsin, sadece internet bağlantısına sahipsin"
bazı şeylerin kişisel kalması gerektiğini bilemediğimiz için mi böyle yapıyoruz yoksa egomuz her şeyin önüne mi geçiyor? nedir bu telaş?
hah bak şöyle bir şey var görselini filan şeyettirebileceğim:


belki bu belli bir kesime hitap ediyor ama olsun, bunu farklı kesimlere uyarlayıp öyle de yorumlayabiliriz.
ayrıca umut sarıkaya bu karikatürü çizdikten sonra sözlüğe ilk yazan bendim mesela. nasıl? süper değil mi? evet.
tamam insanlar duygularını ifade etmek isterler, bunu yapabildikleri sürece yapmaya devam edeceklerdir, öyle ya da böyle. ama bu kadar ifade yoğunluğu, bu kadar çok şey, nasıl büyük bir çöplük yaratıyor, kimse farkında değil mi?
ilk bilgisayar koca bir salon büyüklüğündeydi ve şu an normal bir bilgisayarın 0,0001 saniyede yaptığı işlemi birkaç saatte yapabiliyordu. şimdi aynı salonu kaplayan sunucular, harddiskler var. hepsinin içinde insanların yazışmaları, şarkıları, filmleri, paylaştığı ettiği şeyler var. bütün dünya istediği anda istediği yerden ulaşabiliyor hepsine.
burada "özgürlük" temasından ve az önce yarım bıraktığım "yasa"lardan bahsetmek istiyorum.
birkaç ay önce, medya ve iletişim okuyan bir arkadaşım ödev konusu olarak internetteki özgürlük temasıyla ilgili bir şeyler araştırıyordu. o sıralarda karşılaştığımız bir kitap vardı; richard dawkins'in yazdığı "the god delusion" adlı kitaba atıf yaparcasına "the net delusion" adını almıştı ve evgeny morozov tarafından yazılmıştı. kanımca başlık çok başarılıydı, internet dediğimiz sadece bir yanılsamadan ibaretti ki "we are eternal all this pain is an illusion" mottosunu benimsemiş olan insanlar bunu zaten biliyorlardı. ama ya bunun farkında olmayan insanlar? sosyal, sosyo-ekonomik ve psikolojik hayatlarındaki değişimi farketmeyen insanlar? daha önce bu noktayı belirttiğim
"ben hiçbir şey bilmiyorum" başlıklı yazımda da bol bol örneğini verdim, internetin insanın davranışlarında, yaklaşımlarında ve anlayış tarzında nasıl bir rol oynadığını.
peki ya genel-geçer ve kalıcı kuralların belirlediği davranış biçimlerimizin nasıl değiştiğinin farkında mıyız? yani yasalar, kanunlar.
büyük ya da komünite olarak değelendirilen "world wide" sitelerin kuralları vardır. bu kuralların büyük kısmı uluslar arası kanunlarla belirlenir, telif haklarıyla korunan, kullanılabilecek, paylaşılabilecek, kaynak belirterek alıntılanabilecek ya da kaynak belirtilse dahi alıntılanamayacak türden materyaller, kanunlarla korunur ya da denetlenir. ülkemizde bu kadar büyük bir komünite yok, bu tür siteler genelde amerika birleşik devletlerinin bünyesinde internette yer alıyor. abd'nin arkasından avrupa geliyor. asya, japonya'nın bu konudaki çeşitliliği sayesinde üçüncü sırada.
hepsinin katı kuralları var. hepsi yasalarla korunuyor. peki hangimiz bu yasaları biliyoruz? yaptığımız her hareket bu sistemlerde kaydediliyor, istendiğinde hangi tarihte olursa olsun ulaşılabilir halde kayıt altına alınıyorlar. silsek de silinmiyor, görünmez hale geliyorlar.
en bilindik şekliyle ek$i sozluk'te bir entry'i sildiğinizde aslında silmiş olmuyorsunuz, sadece moderatör olmayan insanlardan gizlemiş oluyorsunuz. tabi siz görmediğiniz için silindiğini düşünüyorsunuz. devekuşu misali, "ben onu görmüyorsam, o da beni görmüyordur"

konunun bu kısmı dallanıp budaklanır, anlat anlat bitmez. o yüzden şöyle söyleyeyim; internette sandığımız kadar özgür değiliz. sesimizi deli gibi çıkartabileceğimizi, muhalefet yapabileceğimizi, örgütlenebileceğimizi, kaçabileceğimizi sanıyoruz ancak bu mümkün değil ve hatta eskisinden daha da zor. belki ara sokaklara kaçarak izini kaybettirebilirsin ama internetin ara sokakları yok. internet koca bir çöplükten ibaret ve her çöpün bir seri numarası, bir parmak izi var.

***

gençken, kötü bir rüya gördüğüm zaman, ertesi gece tekrar kötü bir rüya göreceğimi düşünürdüm ve uyuyamazdım. belki isteyerek, belki istemeyerek. ama uyumazdım işte. sonradan sonradan bu değişti. artık gönül rahatlığıyla uyuyorum. kötü bir şey göreceksem uyumayı ve rüyamda görmeyi tercih ederim.
rüyada görmemek için uyumamak değil, gerçek hayatta karşılaşmamak için yaşamamak daha mantıklı geliyor bana. o yüzden kötü rüyalar sadece canımı sıkıyor.
bütün bir haftanın yorgunluğunu şu iki güne sığdırmak istiyorum ama bir yandan hala güçlü olduğumu düşünüyorum. en azından üşengeçliğimi üstümden attım, haftasonu evde zaman geçireceksem sadece dinlenmek için yapacağım bunu, üşengeç olduğum için değil.
belki, bir süredir yapmayı düşündüğüm şeyi yaparım, belli mi olur? orada olmayı en çok sevdiğim yerlerden birine giderim; stüdyoya. yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birini yaparım, bateri çalarım. gezmeyi en çok sevdiğim yerlerden birini gezerim, kadıköy'ü. ama sadece gezerim.
canım insan görmek istemiyor, en azından mecburiyetten gördüğüm insanlar dışında.
aslında sadece tek bir kişiyi görmek istiyorum, onu da bir hafta sonra görebileceğim umuyorum ki. bana kızmadıysa, küsmediyse tabi .
şu son iki hafta, benim için biraz ağır geçti. fazla gergin, fazla alıngandım ve çok yorgundum. merak ettiğim şeyler vardı soramadığım, sadece zamansızlıktan.

aslında tüm rahatsızlığım bu. bir şeylerin zamanımı çalıyor olması. benim ayırdığım ve ayırmak istediğimden fazlasını istiyor olması. irademi zorluyor olması. ve hepsinin karşılığında bildik bahanelerin yer alması.
ama en azından geçici oluşu yeterli benim için. belki bu dönemden sonra çok rahat olacağım, belki görmek istediğim O tek bir kişiyle, değerlimle adım adım gezeceğim kadıköy'ü ve O'nun görmek istediği yerleri. önce taksim, sonra beşiktaştan üsküdar, oradan kuzguncuk, ertesi gün beykoz...
elimizde makinelerimiz, sessizliğimiz de peşimizde, istanbul çalacak biz oynayacağız.

aslında tüm bu gevezeliğin bir amacı olmadığını gördükçe, yazdıklarımda haklı mıyım haksız mıyım, bilmiyorum.
belki de benim için özel bir kitaptan bir alıntı yaparak bitirmeliyim artık...

***

pisim. bitler kemiriyor beni. bana bakınca kusuyor domuz yavruları. sarımtırak irinle kaplı derime pullarını sıvadı cüzamın kabuk ve ölü dokuları. ne ırmakların suyunu, ne de bulutların çiyini bilirim. tıpkı bir gübrelikte olduğu gibi, maydanozgiller saplı kocaman bir mantar büyümekte ensemde.
biçimsiz bir döşeme eşyasının üzerine oturmuş durumda, dört yüz yıldır oynatmadım kol ve bacaklarımı. yere kök saldığı ayaklarım ve iğrenç asalakların kaynaştığı, henüz bitkiden türememiş ve artık hayvan sayılmayacak bir tür canlı bitki oluşturuyorlar, göbeğime kadar. bununla birlikte çalışıyor yüreğim. ama cesedimin çürümesi ve çıkardığı kokular onu yeterince beslemeseydi, nasıl çarpabilirdi?
bir karakurbağası ailesi kendine yurt edindi sol koltuk altımı, aralarından biri kımıldayınca gıdıklanıyorum. aman dikkat, biri kaçıp da kulağınızın içini ağzıyla kaşımaya gelmesin: daha sonra beyninize bile girebilir. sağ koltukaltımda, açlıktan ölmemek için bunları avlayıp duran bir bukalemun var: herkes yaşamak zorunda. ama bir taraf ötekinin hilelerini bütünüyle bozunca, canlarını hiç mi hiç sıkmıyorlar, ve böğürlerimi örten lezzetli yağı emiyorlar. alıştım buna. kamışımı yedi bir kötücül engerek ve onun yerini aldı. hadım etti beni, bu alçak. ah! inmeli kollarımla kendimi savunabilseydim; ama, sanırım ki oduna dönüştüler.
ne olursa olsun, kanın, kızıllığına gezdirmek için artık buralara uğramadığını saptamak önemli.
taşaklarımın içini, onlara burun kıvırmayan bir köpeğe attı, artık büyümeyen iki küçük kirpi. deriyi özenle yıkayıp, içine yerleştiler. dübürümü bir yengeç ele geçirdi, benim ölümsekliğimden yüreklendiği için deliği kıskaçlarıyla savunuyor, ve çok canımı yakıyor! boşa çıkmayan bir umutla iştahı kabaran iki denizanası denizleri aştı. insan kıçını oluşturan iki etli parçayı dikkatle incelediler ve bunların dışbükeyliklerine tutunarak, giderek çoğalan basınçla öylesine ezdiler ki, iki et parçası yok olup giderken, renk, biçim ve yırtıcılık bakımından birbirine denk, yapışkanlık krallığının ürünü iki canavar kaldı.
sözünü etmeyin bel kemiğimin, çünkü çift ağızlı bir kılıç artık. evet, evet... dikkat etmemiştim... isteğiniz haklı. nasıl olup da böğürlerimin arasına, diklemesine kurulduğunu öğrenmek istiyorsunuz, öyle değil mi? açık seçik anımsamıyorum bunu kendim; bununla birlikte, aslında belki de düşten başka bir şey olmayan şeyi bir anı saymaya karar verecek olursam, biliniz ki, yaratcıyı yeninceye kadar hastalık ve devinimsizlikle birlikte yaşamaya ant içmiş olduğumu öğrenen insan, ayaklarının ucuna basarak, ama benim duyamayacağım kadar da sessizce değil, ardım sıra yürüdü. uzun sürmeyen bir an, hiçbir şey sezmedim. şenlik boğasının iki omuz arasına, gömüldü bu sivri hançer kabzasına kadar ve tıpkı yersarsıntısı gibi titredi kemik çatısı. kılıç gövdeye öylesine güçlü girdi ki, şimdiye kadar kimse çıkartamadı. sporcular, makineciler, filozoflar, hekimler, sırayla, türlü türlü yöntemler denediler. insanların yaptığı kötülüğün, bir daha bozulmadığını bilmiyorlardı! doğuştan gelen bilinçsizliklerinin derinliğini bağışladım ve kendilerini göz kapaklarımla selamladım.
yolcu, benim yanımdan geçerken, yalvarırım sana, en küçük avunç sözü söyleme bana: direncimi zayıflatırsın. bırak, gönüllü kurbanın yalımında direngeniğimi yeniden ısıtayım. git buradan... ki hiçbir acıma duygusu uyandırmayayım sende. sandığından da tuhaftır kin; suya salınmış bir sopanın görünüşü benzeri, açıklanmaz davranışı. gördüğün gibi ben, bir katiller ordusunun başında, cennetin surlarına kadar seferler yapabilir ve soylu öç alma tasarıları üzerine yeniden düşüncelere dalmak için, geri dönüp bu kalıba girebilirim. elveda, seni geciktirmeyeceğim daha fazla; ve kendini eğitmek ve korumak için, belki de doğuştan iyi olmama karşın, beni başkaldırıya götüren uğursuz yazgıyı düşün!
gördüklerini oğluna anlatacaksın; ve onu elinden tutarak, yıldızların güzelliklerini ve evrenin tansıklarını, narbülbülünün yuvasını ve tanrının tapınaklarını hayranlıkla göstereceksin ona. baba öğütlerine bunca yumuşak başlı olduğunu görüp şaşıracaksın ve bir gülümsemeyle ödüllendireceksin onu. ama, gözetlenmediğini anladığı zaman, bir göz at ona, salyasını tükürdüğünü göreceksin erdemin üzerine; aldattı seni, o, insan soyundan gelen; ama, bir daha kandıramayacak artık; bundan böyle, nasıl biri olacağını bileceksin onun gelecekte.
ey bahtsız baba, yaşlılık adımlarına eşlik etmek üzere, mevsimsiz bir caninin başını kesecek yıkılmaz darağacının ve sana mezarın yolunu gösterecek olan acının hazırlığını yap.

***

04 01 2012

ve


ta yıllar önce izmir'den benimle beraber gelen mumu yaktım, yanında şarap ve sevgilisi çikolata bana eşlik ediyor.
artık sayfalar benim! ellerim ağrıyana kadar yazacağım.

gelmeyen kış

bu konuda dertliyim.

ayrıca eve yeni geldim, kapım pencerem perdem kapalı, karanlık, müzik çalmıyor ve sessiz.
"müziksizlikten hoşlanmam" dediğim anları arar oldum. kafam boş biraz, şu sıralar.
yazmak istiyorum, dışarı çıkıp gezmek istiyorum, görmek konuşmak istediğim arkadaşlarım var ne zamandır arayıp sormadığım, hala müzik yapmak istiyorum ve hatta bunun için süper bir formül geliştirdim ancak...
ancak...
üşengeçlik öyle bir işlemiş ki içime, anlayamıyorum. yerimden kalkıp mutfağa gitmek, yemek yemek, bir şeyler hazırlayıp içmek, uzanıp kitap okumak, bir zamanlar durmadan yaptığım "bir şeylere odaklanıp onun tüm detaylarını anlamaya çalışmak" gibi şeyler; içimden çok geliyor olmasına rağmen yapamıyorum.
biraz özgür alana, biraz daha fazla yalnızlığa ihtiyacım var. yakın zamanda yalnızlık kısmını tam olarak elde edebileceğim ama o zaman da kış geçip gitmiş olacak. gerçi şu an bile yok, güneşli bir gün ve serin bir hava, ne yağmur var ne rüzgar ne de kar. sadece sabahın köründe yerler donmuş oluyor, biraz soğuk oluyor o kadar. başka hiçbir şey yok...

haftalarca dinmeyen yağmurlarım vardı benim. nerede olursam olayım, yağarlardı durmadan.
bugün, hatırlayabileceğim en detaylı şekliyle hatırladığım o güzel yağmurun bilmemkaçıncı yılı. hiç uyumadığım gündü, yıllar önce bugün ve uykusuz kaldığım o birkaç gün boyunca hiç durmadan yağmıştı. ben belki ne olduğunun farkındaydım belki de değildim, ama o yağıyordu.
o sesi bir daha hiç duymadım, bir daha öyle güzel yağan bir yağmurla karşılaşmadım hiç. yaşadığım hiçbir şehirde görmedim o berraklığı, koklamadım temiz havayı, gökkuşağı bile o kadar renkli değildi günler önce, günler sonra.
ben üşengeç değildim, yazmak için kalem kağıt yeterdi, düşünürdüm yazmadan önce ama ne yazacağımı değil, ne hakkında düşündüğümü düşünürdüm. kalkar bir şeyler atıştırır, yanıma içecek bir şeyler alır, oturur yazardım sabaha kadar.
yazmadığım zamanlar okurdum, yüzlerce, binlerce sayfa. isimlerini, yazarlarını, konularını boşver, okunuyorlardı su gibi. akıyordu zaman, geçip gidiyordu.
aktı, geçti, gitti.
şimdi biraz daha fazla zaman ayırabilmek için O'nlara, yağmurları beklemeyeceğim. beklediğim tek bir şey var, O da beklemeye değer. bekleyeceğim.
o gelene kadar, bir zamanların "aptal kutusu" televizyonun yerine geçmeye başlamış olan bu bilgi kutusunu bir kenarda tutacağım. okumak, yazmak, alışmak için. hatta gaza gelmek için de.
yollara düşmek bu kadar zor olmamalı, yağmurların yağması, kışın gelmesi bu kadar zor olmamalı, hayatın içinde doğal halleriyle yer alan birçok şeyi görmek bu kadar zor olmamalı.
vivaldi'yi sevmek bu kadar zor olmamalı veya sessizliği. yalnızlığı.
üşengeçlik bütün aptal kutularının ortaya çıkardığı bir sonuç. sebeplerden kurtulmak gerek.

***

aklım başka yerlerde, aklımda başka şeyler var. bazen ben bile bilmek, farkına varmak istemiyorum bunların. oynamak istemiyorum onlarla, dışında kalmak istiyorum oyunların. saklambaç oynardık küçükken, hala öyle saklambaç oynayabilir miyiz? sanmıyorum. körebe oynardık, misket yuvarlardık, hala öylesine saf ve doğal olabilir miyiz? hayır.
bunları düşünüp kendimizi suçlu ve aciz hissetsek peki? bir işe yaramaz. içine çekildiğimiz o girdabın bir parçası mıyız peki? evet. ne yaparsak yapalım, ne düzeyde olursak olalım dibe çekiliyor ve batıyor muyuz? evet, hepimiz. farkındayız ya da değiliz, ama gidiyoruz.

***

bir şey oldu. hislerim beni ciddi şekilde uyardı. evet evet bir şey oldu, yanlış bir şeyler. gözlerimi kapattığımda normalde görmediğim, hissetmediğim türden şeylerle karşılaşıyorum. kendi karanlığımın dışına çıktığımda yine karanlıkla karşılaşıyorum. yine karanlık, oysa ki zihnimin sınırlarını aştığım zamanlarda kendimi bulduğum o yeri çok sevmiştim ben. şimdi niye orada değilim, niye olamıyorum?
kendimi korumaya çalıştığım "dış dünya" bile yok ortalıklarda, neredeler? rotamı mı kaybettim?
bir yere gitmiyor olsaydım olduğum yerde sayardım ama bir yerdeyim ve nerede olduğumu bilmiyorum. çok mu derine gittim acaba? buna hazır değil miydim? yeraltına inmek için henüz erken mi? daha şartlar olgunlaşmadı mı? gitmek için çok mu geç? çok mu erken? neden açlığımı gidermek için bir şeyler yapmıyorum ya da kalkıp yıkanmıyorum, neden çalan müziğin farkına varamıyorum? vivaldi dört mevsimi tasvir etmeye çalışmışken neden ben sadece üçünün varlığını hissedebiliyorum?
kış, neredesin?

***

günlük hayatımla iç çekişmelerim arasındaki mesafe fazla arttı aslında. kendime gelmem eskisinden daha fazla zaman alıyor. belki bir belki iki gün hatta. normalde bir gece uykusuzluk yeterdi. şimdi de daha az uyku var. ama daha az gece var. daha çok sigara, daha çok miskinlik, daha çok vakit öldürmek var saçma sapan şeylerle.
var olan ve olmayan, düzeyi artan veya azalan her şeyin farkındayım. farkındayım ama sesimi çıkarmıyorum. belki o da üşengeçliktendir, bilemiyorum.
ama sanırım, hiç olmadığım kadar yorgunum şu sıralar.

***

konuşmalarımla iç döküşlerim arasındaki mesafe hep fazlaydı zaten. her zaman yazarak bir şeyleri dökmek istemişimdir. konuşarak yapamadığım şeyler bunlar. biraz kendimi zorlasam, belki bir saatte anlatabileceklerimi birkaç cümle yazarak anlatabileceğimi gayet iyi biliyor olmama rağmen böyle düşünüyorum. yazı her zaman canlı olamıyor çünkü onu canlandıracak olan biziz. ben çoğu zaman ekrana baktığımda canlı bir şey göremiyordum, -bu aynı zamanda bir özeleştiridir- ancak ufak tefek şeylere bile üşenen insanların yazmak gibi ulvi bir eyleme zaman ayırması biraz kandırıkçılık olurdu bence.

aslında şu an, tam da şu an az önce yazdıklarımın tam tersi davranıyorum. burada yazdıklarımı anlatmak yine aynı uzunlukta olacaktı.

ama yine de özetlemek istiyorum:
bir süre bu "dijital" dünyadan uzak durup elime kağıt kalem almak istiyorum. bu süre içineki yokluğumu nasıl değerlendirdiğiniz tamamiyle size kalmış.

ve not: artık adam gibi kış gelsin lütfen!

19 12 2011

pagan poetry

bazı şarkılar vardır, hakkında sayfalarca yazılabilecek, durmadan dinlenebilecek, insani boyutlarda değerlendirilemeyen şeyler hissettirebilecek. işte pagan poetry, bunlardan biri. bir bjõrk harikası. ingilizce'de bir terim vardır hani, "underrated" diye. "hakettiği ilgiyi görmemiş" olarak açıklayabiliriz bunu. pagan poetry tam da böyle bir şarkıdır işte.
şarkı hakkında biraz bilgi vereyim;
2001 yılında çıkmış olan vespertine albümünün ilk baskısında ikinci, özel baskısındaysa beşinci sırada yer almakta, albümün kapağı da şöyle:

parçanın sözleri şöyle;
***
pedalling through the dark currents
i find an accurate copy
a blueprint
of the pleasure in me

(swirling black lilies totally ripe)
a secret code carved
(swirling black lilies totally ripe)
a secret code carved

he offers a handshake
crooked five fingers
they form a pattern
yet to be matched

on the surface simplicity
(swirling black lilies totally ripe)
but the darkest pit in me
(swirling black lilies totally ripe)
it's pagan poetry
pagan poetry

morsecoding signals (signals)
they pulsate (wake me up) and wake me up
(pulsate) from my hibernating (wake me up from my hibernating)

on the surface simplicity
(swirling black lilies totally ripe)
but the darkest pit in me
(swirling black lilies totally ripe)
it's pagan poetry
pagan poetry

(swirling black lilies totally ripe)

i love him, i love him
i love him, i love him
i love him, i love him
i love him, i love him
i
(she loves him, she loves him)
this time
(she loves him, she loves him)
i'm gonna keep it to myself
(she loves him, she loves him)
this time
(she loves him, she loves him)
i'm gonna keep me all to myself
(she loves him, she loves him)
and he makes me want to hurt myself again
(she loves him, she loves him)
and he makes my want to hand myself over

***
yaklaşık bir çevirisi de şöyle;
***

pedal çevirerek karanlık akımlara
tam bir kopyasını buldum
içimdeki zevkin ozalit bir kopyasını

(tamamen olgunlaşmış siyah zambaklar dönüyor)
gizli bir şifre oymalarla süslendi
(tamamen olgunlaşmış siyah zambaklar dönüyor)
o el sıkışmayı teklif etti
çarpık çurpuk beş parmak
bir desen biçimindeler, buna rağmen uyumlular

basitlik görünüşte
ama en karanlık kuyu benim içimde
(tamamen olgunlaşmış siyah zambaklar dönüyor)
bu pagan şiiri, pagan şiiri
(tamamen olgunlaşmış siyah zambaklar dönüyor)

mors alfabesi sinyalleri (sinyaller)
onlar (beni uyandırıyor) nabız gibi çarpıp
(sinyaller) beni kış uykumdan uyandırıyor (uykumdan uyandırıyor)

onu seviyorum, onu seviyorum
onu seviyorum, onu seviyorum
onu seviyorum, onu seviyorum
onu seviyorum, onu seviyorum

(onu seviyor, onu seviyor)
bu sefer kendime saklayacağım
(onu seviyor, onu seviyor)
bu sefer, kendimi tümüyle kendime saklayacağım
(onu seviyor, onu seviyor)
bende yine kendime zarar verme isteği uyandırıyor
(onu seviyor, onu seviyor)
bende kendimi teslim etme isteği uyandırıyor...

***
şarkı çıktığı dönemde ingiltere listelerinde 38., kanada listelerinde 12. sıraya kadar çıkmıştır.
parçanın klibine göz atarsak,  aslen fotoğrafçı olan nick knight tarafından çekilmiş olduğunu görüyoruz. björk'ün o dönemdeki sevgilisiyle sevişirken çekildiği iddia edilen görüntülerin, blur ve benzeri efektler verilerek klibe yerleştirilmesi nedeniyle "tartışmalı" bir hale gelmiş ve MTV amerika'da yasaklanmış. MTV2'de ise "son yüzyılın en tartışmalı 20 klibi" listesinde, kesilmemiş versiyonuyla yayınlanmaya devam etmiş. internette de genellikle kesilmiş versiyonlarını görmek mümkün (aşağıda tam versiyonu mevcut):


video

klipte, sözleri görsel olarak destekleyen bir takım görüntüler de var (birazdan değineceğim).
ayrıca klibin yapım aşaması hakkında çeşitli bilgiler şurada ve şurada yer alıyor.

***
şarkının içeriğine gelirsek, çok enstrümanlı ve düşük tempoyla ilerlediğini görüyoruz. düzenleme açısından üst düzey olduğunu da eklemek istiyorum. björk'ün sahip olduğu müzikal ve edebi potansiyele hayran olmamak mümkün değil. zeena parkins'in apayrı tatlar kattığı harpıyla başlayan parçaya, porter'ın müzik kutusu eşlik ediyor (björk, fotoğraftakinin biraz modifiye edilmiş halini kullanıyor)



ana vokalin ne kadar etkin olduğunu söylemeye gerek yok ancak geri vokalin kullanım şekli beyinlerde şimşek etkisi yaratacak cinsten.özellikle "swirling black lilies totally ripe" bölümü diksiyon açısından tam björk'e özgü bir söylenişe sahip.

ayrıca dikkat çekmek istediğim bazı noktalar var; bunların haritalarını orjinal parçanın üzerinde çıkaracağım:
bahsettiğim "swirling black lilies totally ripe" bölümü parçada ilk olarak ve en rahat 0:43'de duyuluyor.
1:42'de yer alan, "surface" dediği anda ortaya çıkan ses kırılması, çok sonradan dikkatimi çekti. açıkçası daha dün farkettim bu kırılmayı. björk'ün sesini bir anlığına kontrolsüzce kullanması sonucu böyle olmuş ancak hiç rahatsızlık vermiyor oluşuna şaşırıyorum.
2:26'da giren "morsecoding signals" bölümünde yer alan mors kodlarının aslında ne söylediğini bulabilmek için internetlerde aramalar yaptım ancak nafile, herhangi bir sonuca ulaşamadım. mors vuruşları çok net duyulamadığı için de kendim çıkaramadım, hassas kulaklarımın bile duyamayacağı düzeyde björk'ün sesi altında kalmışlar. olsun, ziyanı yok...
3:21'de giren başka bir anlaşılamaz bölüm, 3:53'e kadar devam ediyor. harika bir bölüm olduğu için parçada en çok oraya dikkat ediyorum, şarkıyı binlerce kere, bu bölümü yüzbinlerce kere tekrar tekrar dinledim. ilk seferinde izlanda'ca bir şeyler söylüyor sandım. yine bu konuda internetlerde bir şey yok ancak kimisine göre vokal improvizasyonu, kimisine göre gibberish (cıbırca) olarak söylenmiş. ben hala izlandik olduğu konusunda iddialıyım, björk.com'daki "ask" bölümünden kendisine sordum ama cevaplamadı hala şırf.... ehm, pardon... devam edelim,,
4:08'de,  "i love him" bölümünde björk'ün ağlamaklıca "him" deyişi (yedinci sırada) dizlerimin bağını çözüyor resmen. bu bölümü söylerken ne, nasıl hissettiği konusunda hiçbir fikrim olamıyor ne yazık ki...
4:40'da ve 4:54'de deli gibi çıkış yaptığı "and he makes me want to hurt myself again" ve "and he makes my want to hand myself over" bölümünü, izlediğim canlı kayıtların hiçbirinde albümdeki gibi söylemediğini farkettim. evet cidden zor ve aşırı konsantrasyon isteyen bir bölüm burası. ayrıca dinlenmiş olması ve nefesini kontrol altında tutması gerektiğinden, konser esnasında ya da canlı bir şovda bu şekilde söylemeyeceğini tahmin ediyorum. "söyleyemeyeceğini" değil, "söylemeyeceğini". mantıksız çünkü.

***

           sözlerin edebi ve hissi içeriğine gelirsek, ciddi şekilde vurucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
öncelikle şarkının ismine bakalım; "pagan şiiri"
paganizm, çoktanrılı bir din, hatta çoktanrılı dinlerin kökeni olarak kabul edilir. daha çok doğayı, dünyayı ve ruhu kutsal olarak görmektedir. doğa bütünüyle canlıdır, kendisi ve içerdiği canlı cansız her şey tanrının ta kendisidir, bu sebeple hepsi kutsaldır.
bu yaklaşımla bir paganın söyleyeceği şiirin, tümden doğal ve saf duyguların dışavurumu olacağını söyleyebiliriz. içerisinde sadece öznellik veya sadece nesnellik tek başına olmayacak, hepsi bir bütün halinde olacaktır. üzülmek, hüzünlenmek, acı çekmek, mutlu olmak, kızmak, öfkelenmek, uzlaşmak, karşı çıkmak, tepkisizleşmek, umursamamak, görmezden gelmek, duymazdan gelmek, bilmezden gelmek, şiddet, uzak, elektrik akımına kapılmış gibi hissettiren dokunuşlar, uzun süre susuz kaldıktan sonra dudaklara değen ilk su damlasına benzeyen öpücükler, parmakların, derin yüzülüyormuş hissi veren gezinişleri, gözlerin derin bakışları, sesteki titreme, heyecan... hepsi bir arada olacak..
           artık şarkıya doğru gelirsek ve bu durumu sözlere uyarlarsak eğer; ilk bakışta aşkın, saf sevginin büyüklüğü oranında acı barındırdığını, ne kadar ağrılı ve iç acıtıcı olduğunu görebiliyoruz; "aşkın björk'çesi" diye bir tanım yapmak da gayet mümkün -ki daha önce yapılmış(tır) zaten-
çok az insanın yaşadığı bir şey bu, mutluluğun verdiği mutsuzluk, acı ve rahatsızlık ancak bu şekilde ifade edilebilir, hissedilebilir.
sözlerin arasında en çok dikkatimi çeken şey şu oldu:
"on the surface simplicity but the darkest pit in me"
"basitlik/sadelik görünüşte ama en karanlık kuyu benim içimde"
kim böyle bir karanlığa sahip olmayı kaldırabilir? kim böyle derin bir karanlığa kapılıp gitmeye cesaret edebilir? benim cevabım: doğayı, içindeki tüm canlıları ve hisleri tanıyan kişiler buna sahip olabilir ve cesaret edebilir.
geçmişle günümüz arasında hissi ve fiziki açıdan çok şey değişmiş olsa da, bazı yollardan bize ulaşabilecek olan hisleri yaşayabiliyoruz. bazen geçmişle bağlantımız olması gerekmiyor, doğrudan içimizde bulduğumuz merdivensiz, duvarsız, kenarı köşesi yuvarlağı olmayan karanlık kuyulara sahip doğuyor ve büyüyoruz. kimi zaman buna sonradan sahip olmamız da söz konusu...
björk'ün sözlerine yansıttığı aşkın barındığı yer aslında burası, içinde her şey var, biraz önce saydığım tüm kavram, olgu ve hisler, bu aşkın içinde mevcut.

daha fazlası ise, insanın içinde. bazen bir şeyleri çok seversiniz ancak onun-onların size acı çektirmesine izin verirsiniz, bununla kalmayıp acı çektirmesini istersiniz. şarkı bunun etrafında dönüp duruyor ancak sık sık gittiği farklı yerler var, ritüeller. benim anladığım ve sonucunda iddia ettiğim şey şudur; dünyada bu tür ve benzeri ritüeller varoldukça insanlar sevmeye devam edebileceklerdir. bu ritüeller, yol olmaya başladıkça -paganizm gibi-, sevmenin, aşık olmanın, rahatsızca, dengesizce, koşulsuzca, karşılık beklemeden, dörtnala ve doludizgin-sizce sevmek; aşkı, acıyla, umutla, hüzünle, kederle, öfkeyle, şiddetle yaşamak da kaybolmaya başlayacaktır.
bunu ifade eden satırlar ise şunlardır;
 "they form a pattern yet to be matched"
"bir desen biçimindeler, buna rağmen uyumlular"
şekli şemali ne olursa olsun uyumlu olan duyguların, yani özünde niteliğin, kalıpları önemli olmaksızın nasıl değer göreceğini göstermektedir bu satırlar ve insanlar kalıpların içine girdikçe ritüelleri, kendi doğasını öldürmektedir. ritüeli burada dogmatik alışkanlıklar olarak almıyoruz, paganizmin özünde yer alan ritüeller pelerosis türündendir. sürekli ortaya çıkan, ortaya yeni şeyler çıkaran, büyüyüp gelişen, bu durum karşısında fiziksel veya tinsel ayinlerle kutlanan yeni yeni şeyler... aşık olmak da böyle bir şey işte, onlara göre ve ona göre.
ve en sonra yer alan
"and he makes me want to hurt myself again
and he makes my want to hand myself over"
"ve bende yine kendime zarar verme isteği uyandırıyor
ve bende kendimi teslim etme isteği uyandırıyor..."
işte şarkının hem kilit hem de de çözülme noktası burası. arkada "she loves him" dönüp duruyorken söylenen bu kelimeler, bana şunu çağrıştırıyor:
doğanın özünde ve ilk dönemlerinde sahip olduğu zıtlık, paganizm ve benzeri dinlerin/kavramların, özellikle hinduizmin savunduğu; "doğada her şeyin bir zıttı vardır" peki bu zıtlığa sahip öğeler bir arada olabilirler mi? muhtemelen hayır. biri diğerine baskın olacaktır muhakkak veya birbirlerini uzaklaştıracaklardır.
hislerin de zıtları var mıdır? peki bunlar, birbirlerine doğadaki öğeler gibi mi etki edeceklerdir? aşk ve acı bir arada olabilir mi? evet olabilir, eğer safsa, özünü kaybetmemişse, oyunlara karışmamışsa ve karıştırılmamışsa, bunu hisseden ruhlar kendileri olarak kalabilmeyi başarbilmişse eğer, mümkün olabiliyor. yaşanan, hissedilen hiçbir şey yadırganmıyor, dikkate değer kabul ediliyor...
özetle içinde her şeyi şiddetli şekilde barındırıyor...

daha düşündüklerimin ve hissettiklerimin tamamını yazamadan "özetle" kelimesini kullanarak daha fazla yazamayacağımı söylemek istiyorum. bu şarkı, görsel olarak da desteklendiği gibi vücudumun her yerine kancalar takıyor, kanlı gözyaşları eşliğinde şiirler söyletiyor gökyüzüne, yüksek sesle ağlatıyor.